SEMİNER DERS NOTLARI
I.MEŞRUTİYET
(23 ARALIK 1876)
Meşrutiyet:
Parlamentolu Krallık, Taçlı Parlamento
Osmanlı Devleti’nde iyileştirme çabaları doğrultusunda
1839'da Tanzimat Fermanı, 1856'da Islahat Fermanı ilan edilmişti. Tanzimat
Fermanı’yla Osmanlı Devleti’ne kanun gücü girmiş, halkın can, mal, namus
güvenlikleri sağlanmış, Islahat Fermanı’yla da Gayr-ı Müslimlere birtakım
haklar verilmişti.
Ancak
yapılan bu çalışmalar Osmanlı Devleti’nin durumunda tamamen bir düzelme
sağlayamadığı gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti içine müdahalesini de
önleyemedi. Bu ortamda yetişen Osmanlı aydınları Genç Osmanlılar ( Jön Türkler
) eğer Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet rejimi ilan edilirse halkın yönetime
katılacağını, azınlıkların da yönetime katılarak kendi sorunlarını dile
getirdikleri gibi çözümlerini de üreteceklerini, dolayısıyla Avrupalı
devletlerin Osmanlı Devleti’ne müdahale etmeyeceklerini düşünüyorlardı. Sonuçta
1876 'da I.Meşrutiyet ilan edildi.
Böylece Türk tarihinde ilk defa millet
temsilcilerinden oluşan Meclis-i Mebusan seçimleri
yapıldı. İlk Osmanlı anayasası olan Kanuni- Esasi kabul edildi. İlk defa halkın
yönetime katıldığı anayasal düzene geçildi.
Sebebi: Genç
Osmanlılara göre azınlıkların ayaklanmalarını önlemek için meşrutiyete
geçilmesi gerekiyordu.
*I.Meşrutiyet Meclisi ikiye ayrılmıştı:
1-Meclis-i Mebusan
2-Meclis-i Ayan
*Meclis açma kapama yetkisi padişaha, yasama yetkisi Ayan
Meclisi ile Mebusan Meclisi’ne, Yürütme yetkisi
Bakanlar Kurulu’na aitti.
*Ayan
Meclisini padişah seçiyor. Seçim 4 yılda bir yapılıyor. Angarya kalkıyor.
Mesken dokunulmazlığı ve kişi hürriyeti geliyor.
Önemi :
1-Osmanlı Devletinde ilk kez rejim değişikliği
olmuştur.
2-Osmanlı Devletinde ilk kez Anayasal düzen
kurulmuştur.
3-Osmanlı halkı ilk kez yönetime katılma, seçme ve
seçilme haklarına sahip olmuştur.(Erkekler)
4-Tüm azınlıklara parlamentoya katılma hakkı
tanındığı için dünyanın en geniş demokrasi deneyimlerinden birisidir.
1877-1878 Osmanlı - Rus Savaşı’nı ( 93 Harbi ) bahane eden II.Abdülhamit
Meclis-i Mebusan'ı kapatarak, Anayasa'yı yürürlükten
kaldırdı.Ülkeyi istibdat ( baskı ) uygulayarak yönetmeye başladı. Aydınlar bu
durum üzerine Meşrutiyet'in yeniden yürürlüğe girmesi amacıyla gizlice mücadele
etmeye başladılar. Bu mücadelede merkezi Makedonya'da Selanik bulunan "
İttihat ve Terakki Partisi " en etkili olan kuruluştur. Bu dönemde M.Kemal de Suriye'de " Vatan ve Hürriyet " adlı
bir cemiyet kurduysa da bu cemiyetin Suriye'de etkili olamaması nedeniyle bu
cemiyet İttihat ve Terakki Cemiyetiyle birleşmiştir.
II. MEŞRUTİYET( 24 TEMMUZ
1908)
Amacı: I.Meşrutiyet’te
olduğu gibi azınlıklara seçme ve seçilme hakkı vererek devletin dağılmasını
önlemek.
1908 yılında İngiltere ve Rusya'nın Reval'de
görüşmeleri, bu görüşmelerde İngiltere'nin Rusya'yı Osmanlı Devleti’ne karşı
izlediği politika da serbest bırakması üzerine mücadele hızlanmış Makedonya'da Resneli Niyazi adlı subayın isyan etmesiyle II.Abdülhamit
Meşrutiyeti II.defa ilan etmek zorunda kalmıştır.( 24 Temmuz 1908 ).
II.Meşrutiyet'le birlikte İttihat ve Terakki Partisi’nin
karşısına " Ahrar " partisi kurulmuştu.
Parti Meşrutiyet rejimine karşı tavır izlemekteydi. Sonuçta İstanbul'da 31 Mart
Olayı ( 13 Nisan 1909 ) dediğimiz ayaklanma çıktı.
31 Mart Ayaklanması Osmanlı Devleti’nde rejime karşı çıkan
ilk ayaklanmadır.
Bu ayaklanmayı merkezi Selanik’te bulunan "Hareket
ordusu" bastırdı. Ordunun komutanı Mahut Şevket Paşa, Kolağası ( Kurmay
başkanı) M.Kemal’di.
31 Mart Olayı sonunda:
1-Hareket ordusu isyanı bastırdı, İstanbul'da düzen
yeniden sağlandı.
2-II.Abdülhamit ayaklanmayı bastırmadığı, hatta
ayaklanmada rolü olduğu gerekçesiyle tahttan indirilerek yerine V.Mehmet Reşad tahta geçirildi.
3-Anayasa'da
bazı demokratik değişiklikler yapılarak, padişahın yetkileri sınırlandırıldı.
Osmanlı Devleti’nin iç
karışıklıklarından yararlanan Avusturya Bosna-Hersek'i
kendi sınırları içine aldı.
Bulgar Beyliği 1908’de bağımsızlığını ilan etti.
Girit'te ayaklanma
çıktı.
Önemi: II. Meşrutiyet'te Türk siyasi hayatında ilk kez partili
döneme geçilmiştir. (İttihat ve Terakki Fırkası)
17 Aralık 1908’de açılan ikinci
mecliste İttihat ve Terakki Partisi 1918 yılına kadar tek parti olarak hükumeti yönetti.
I.Dünya Savaşı’nın yaşandığı
dönemde halk desteğini kaybeden İttihat ve Terakki Partisi 21 Aralık 1918’de
yapmış olduğu son kongresinde kendi kendini feshettiğini ve Teceddüd
Fırkası’na dönüştüğünü açıkladı ve II.Meşrutiyet dönemi kapanmış oldu.
1. Dünya Savaşı'nda müttefikleri yenilgiyi kabul
edip savaştan çekilince yenilmiş sayıldı... İtilaf Devletleri donanmaları 30
Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'na dayanarak 16 Mart 1920’de
İstanbul'a girdiler. Son Osmanlı Meclisi de bu işgal sırasında kapatıldı.
ATATÜRK
Gazi Mustafa
Kemal ATATÜRK, 1881 yılında
Selanik’te doğdu.
Babası Ali Rıza
Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır.
Küçük yaşta babası
öldüğünden annesi tarafından büyütülmüştür. İlk öğrenimini Selanik’te Şemsi
Efendi Mektebi’nde tamamlamış, bir müddet Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne
devam etmişse de ayrılarak Askeri Rüştiye’yi bitirmiştir. Askeri
Rüştiye’den sonra Manastır Askeri İdadisi’ni de başarı ile bitirerek Harbiye’ye
girmiştir. Harbiye öğreniminden sonra Harp Akademisi’nde okumuş ve 1905
yılında kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuştur.
Mustafa Kemal, Harbiye’de
ve Harp Akademisi’nde, memleket ve millet sorunları ile ilgilenmesi ve
düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılapçı bir
subay olarak tanınmıştı. Harp Akademisi’nden mezuniyetini izleyen günlerde
Suriye bölgesine, Şam’a gönderilmiştir. Mustafa Kemal, burada da faaliyetlerine
devam etmiş ve 1905 yılı Ekiminde, güvendiği bazı arkadaşlarıyla beraber,
gizlice Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuştur. Bütün
bölgeyi gezerek fikir ve mücadele arkadaşları aramış, Beyrut, Yafa ve Kudüs’te
de taraftarlar bularak teşkilatı genişletmiştir. Mustafa Kemal, bu sıralarda
Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni de içine almış bulunan İttihat ve Terakki
Cemiyeti mensubu olarak faaliyetlerde bulunmakta; memlekette yapılacak birtakım
yenilikler için zemin aramaktadır.
1908’de II.
Meşrutiyet ilan edildiği zaman kolağası rütbesiyle Selanik’te bulunan Mustafa
Kemal, İstanbul’daki gelişmeleri yakından izlemiş; fikir ve düşünceleriyle
İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki söz sahibi arkadaşlarını zaman zaman uyarmak istemiştir. Meşrutiyet’e bir suikast olan 31
Mart 1909 isyanı üzerine, Hareket Ordusu’yla beraber bu ordunun Kurmay Başkanı
olarak, Rumeli’den İstanbul’a hareket etmiş, Hadımköy’de
bu görevi Binbaşı Enver Bey’e devretmiştir. Bir ay kadar Hareket Ordusu’yla
beraber İstanbul’da kalan Mustafa Kemal, 31 Mart İsyanı’nın tamamen
bastırılmasından sonra tekrar Selanik’e dönmüştür.
Mustafa Kemal 1910
yılı Mayısında Arnavutluk’ta yapılan harekatta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket
Paşa’nın Kurmay Heyeti’nde vazife görmüş, 1910 yılı Eylülünde Picardie Manevraları’nı izleme amacıyla Fransa’ya
gönderilmiştir.
1911 Trablusgarp Harbi’nde binbaşı olarak, Tobruk
ve Derne bölgelerinde komutanlık yaparak İtalyanlara
karşı savaşmıştır. 1912 yılı sonlarında Balkan Harbi başladığı zaman Gelibolu
ve Bolayır’da vazife almış; Bulgarlarla savaşarak
Edirne’nin geri alınışını temin eden Bolayır
Kolordusu’nun Kurmay Başkanlığı’nı yapmıştır. Balkan Harbi’nden sonra Sofya, Belgrad, Çetine ataşemiliterliklerini
idare etmek üzere Sofya’da oturmuş ve bu sıralarda yarbaylığa terfi etmiştir.
I. Dünya Savaşı’nın
başlamasından bir süre sonra 1915 yılı Ocak ayında, Tekirdağ’da teşkil edilecek
19. Tümen Komutanlığı’na getirilmiştir. 1915’de, İngiliz kuvvetlerinin Gelibolu
yarımadasına taarruzları ve karadan çıkarma gayretleri üzerine, Arıburnu ve Anafartalar
bölgelerinde kahramanca savaşarak büyük başarı kazandı ve albaylığa terfi etti.
Conkbayırı taarruzunda kalbini hedef alan bir kurşun,
cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden, mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu
muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık ve yüksek komuta yeteneği
kendisine ülke içinde ve dışında büyük ün sağladı.
1916 yılında
Diyarbakır-Bitlis-Muş cephesinde 16. Kolordu Komutanı olarak görevlendirilen
Mustafa Kemal, Ruslara karşı savaşarak Bitlis ve Muş’u kurtarmış ve bu cephede
generalliğe terfi etmiştir. Daha sonra Hicaz bölgesine tayin edilmiş,
Şam’a giderek Sina cephesini teftiş etmişse de bu görevin kaldırılmasıyla,
karargahı Diyarbakır’da bulunan 2. Ordu’ya komutan olmuş; bu vazifede de çok
kalmayarak 1917 yılı Temmuzunda, Suriye’de kurulan Yıldırım Orduları Grubu
Komutanlığı’na bağlı 7. Ordu Komutanlığı’na atanmıştır. Fakat bu cephenin umumi
idaresi kendisine verilmiş olan Mareşal Falkenhayn
ile aralarında askeri görüşler bakımından anlaşmazlık çıktığından istifa etti;
tekrar Diyarbakır’da bulunan 2. Ordu Komutanlığı’na atandı ise de bu görevi
kabul etmeyerek izinle İstanbul’a geldi.
Bu sıralarda
Veliaht Vahdettin’in maiyetinde Almanya seyahatine iştirak etti; Alman askeri
çevrelerinde incelemeler yaparak, devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü.
İstanbul’a geldikten bir müddet sonra, böbrek rahatsızlığı sebebiyle Viyana ve Karlsbad’a giderek tedavi gördü. Dönüşünde, Mareşal Falkenhayn’ın yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na
getirilmiş olan Mareşal Liman von Sanders’in
emrinde bulunan 7. Ordu’ya yeniden komutan oldu ve bu cephede İngilizlere karşı
başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imza edildiği
gün Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirildi ise de artık yapacak bir
şey kalmamıştı. Bir müddet sonra, bu Grup Kumandanlığı’nın kaldırılması üzerine
13 Kasım 1918’de İstanbul’a geldi.
Memleket ve
milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Ülkenin birçok bölgeleri İtilaf
Devletleri tarafından işgal edilmiş, düşman donanması İstanbul sularında
demirlemişti. Padişah ve hükumet, düşmanlara alet
olmuş, aciz ve şaşkın bir vaziyette idi. Mustafa Kemal, bu şartlar altında tek
ve gerçek kurtuluşun Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele bayrağını açmak olduğunu
gördü. Bu sırada, kendisini İstanbul’dan uzaklaştırmak amacıyla, Anadolu’da 9.
Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal, kendisine geniş salahiyetler
tanıyan bu vazifeyi kabul ederek deniz yoluyla 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktı.
İstanbul’dan ayrılışından bir gün önce, 15 Mayıs 1919’da İzmir de Yunanlılar
tarafından işgal edilmiş bulunuyordu.
Anadolu’ya geçen
Mustafa Kemal, artık kutsal görevine başlamak üzeredir. Komutan ve valilere
22.6.1919 tarihinde Amasya’dan yapılan bir genelge ile “vatanın bütünlüğünün,
milletin bağımsızlığının tehlikede olduğu, İstanbul hükumetinin
vazifesini yapamadığı” belirtilmiş ve “Milli Mücadele’nin fiilen başladığı”
onun imzasıyla ilan edilmiştir. M.Kemal, “milletin
bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının kurtaracağına” inandığından, her
şeyden evvel, milli kararlar alabilecek bir kongrenin acele toplanması lüzumu
üzerinde durmuştur. Bu faaliyetlerden son derece kuşkulanan ve Mustafa
Kemal’in, müfettişlik vazifesinin salahiyetlerini aştığını gören İstanbul Hükumeti, İngilizlerin de baskısı üzerine kendisini geri
çağırmış, sonunda da Padişah iradesi ile vazifesine son vermişti. Padişahın ve
İstanbul Hükümeti’nin bu davranışı üzerine Mustafa Kemal de daha güvenli ve
daha rahat çalışabilmek için hem vazifesinden hem askerlikten istifa etmiş,
Padişah ve İstanbul Hükumeti’yle ilgisini tamamen
kesmiştir.
Bunu izleyen
günlerde 23 Temmuz 1919’da Erzurum ve 4 Eylül 1919’da Sivas Kongreleri
toplanmış; bu kongrelerde Milli Mücadele’nin temel ilkeleri belirlenmiştir. “Ya
istiklal ya ölüm” Milli Mücadele’nin parolasıdır. Her iki kongrede de güçlü
kişiliğiyle milli birliği temin eden bir lider olarak başkanlık yapan Mustafa
Kemal, Sivas Kongresi’nden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışına kadar
geçen devrede Heyet-i Temsiliye Başkanı olarak milli
teşkilatın kuvvetlenmesi yolunda yılmadan çalışmıştır. Bu süre içinde Mustafa
Kemal ve Heyet-i Temsiliye ile temas temini ve
anlaşma zemini arayan İstanbul Hükumeti, temsilcileri
aracılığıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında, Amasya’da onunla görüşmüş ve
bir millet meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme tarihimizde Amasya
Görüşmeleri olarak bilinmektedir.
Mustafa Kemal,
meclisin Anadolu’da toplanmasını istemesine karşın, Meclis 12 Ocak 1920’de
İstanbul’da toplandı. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını Misak-ı Milli halinde kabul ve ilan etti. 16 Mart 1920’de
İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından fiilen işgali üzerine, Meclis artık
faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; bu sıralarda milletvekillerinin
bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmıştı. Mustafa Kemal, İstanbul’un
işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek
Ankara’da toplanacak fevkalade salahiyete sahip bir meclise yeni temsilciler
seçmelerini bildirdi. Sonuçta 23 Nisan 1920’de, yurdun her bölgesinden gelen
millet temsilcileriyle Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa
Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclis’e ve onun hükumetine de başkan seçilerek, artık Türk bağımsızlık
mücadelesinin her bakımdan, askeri, siyasi ve sosyal lideri oldu.
Millet Meclisi’nin
açılmasına, milli bir hükumetin kurulmasına karşın
Padişah ve Hükumeti, 10 Ağustos 1920’de İtilaf
Devletleriyle Sevr Antlaşması’nı imzalayarak dış düşmanlarımızla birleşmiş ve
Milli Mücadele’yi geniş ölçüde baltalamak yollarına sapmıştı. Anadolu’daki
milli kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, yer yer isyanlar çıkartılıyor, başta Mustafa Kemal olmak üzere
Milli Mücadele kahramanları, asi sayılarak idama mahkum edilmiş bulunuyordu.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin açılışı ve bu meclise bağlı Ankara Hükumeti’nin
kuruluşuyla, bütün bu iç ve dış güçlüklere karşın kısa zamanda düzenli ordu
oluşturularak, düşman kuvvetlerine karşı, çeşitli cephelerde büyük başarılar
kazanıldı. Doğu cephesinde Ermeniler yenilgiye uğratılarak antlaşmaya zorlandı;
Gürcistan’a, sınır vilayetlerimiz boşalttırıldı. Güney’de Fransızlara karşı
savaşılarak güçlü savunma örnekleri verildi. Batı cephesinde I. ve II. İnönü
Muharebeleriyle Yunan taarruzları durduruldu. Bu dönemde, İtilaf Devletleri,
bir taraftan da Sovyet Rusya ile mücadele halinde idiler; 1917 yılında Rusya’da
meydana gelen bolşevik hareketinin kendi
memleketlerine yayılmasını önlemek için, her cephede Rus ordularıyla savaşıyorlardı.
Sovyet Rusya, böyle bir ortam içinde, Anadolu üzerinden gelecek saldırıları
önlemek bakımından Türkiye’deki Milli Mücadele’yi destekler bir tutum
gösteriyordu. Bu bakımdan Rusya ile -ideolojiler dışında- uygun bir politika
izlenerek 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması imzalandı.
Bir ara, Sevr
Antlaşması’nı gerçekleştirmek amacıyla Kütahya-Eskişehir yönünden takviyeli
kuvvetlerle taarruza geçen Yunanlılar, Temmuz 1921’de ordumuzu Sakarya’nın
doğusuna kadar çekilmeye mecbur ettiler. Bu bunalımlı günlerde Meclis, Mustafa
Kemal Paşa’yı olağanüstü yetkilerle Başkomutanlığa getirdi. M.Kemal,
kısa bir hazırlıktan sonra ordunun başına geçerek 22 gün 22 gece düşmanla
çarpıştı ve 13 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi adıyla anılan büyük
zaferi kazandı. Bu zafer üzerine Meclis tarafından kendisine Mareşal rütbesi ve
Gazi unvanı verildi. Sakarya Zaferi’nin sonuçları siyasi alanda da kendisini
gösterdi. 13 Ekim 1921’de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim
1921’de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.
Bir seneye yaklaşan
geniş ve düzenli bir hazırlıktan sonra, Atatürk yeniden ordunun başına geçerek
26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz ve onu izleyen 30 Ağustos
1922’deki Başkomutan Meydan Muharebesi ile 200.000 kişilik Yunan ordusunu dört
taraftan sardı ve düşmanın büyük kısmını imha etti. 1 Eylül 1922’de “Ordular!
İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!” emrini verdi ve arta kalanını batı yönünde
izleyerek 9 Eylül’de İzmir’de denize döktü. Bu muharebeler esnasında Yunan
Başkomutan Vekili General Trikopis ve bazı yüksek
rütbeli düşman subayları esir alındılar.
Memleketi düşman
istilasından temizleyen bu büyük askeri zaferleri takiben, siyasi faaliyetlere
önem verildi. 11 Ekim 1922’de İtilaf Devletleri’yle yapılan Mudanya Ateşkes
Antlaşması sonucu, Edirne’yi de içine almak üzere Doğu Trakya’nın Yunanlılar
tarafından boşaltılması kabul edildi; İstanbul ve boğazlar, bazı kayıtlarla
idaremize bırakıldı. 1 Kasım 1922’de saltanatla hilafet birbirinden ayrılarak
saltanat kaldırıldı. Bu tarihi karar üzerine Vahdettin, bir İngiliz harp
gemisiyle yurt dışına kaçtı. Uzun ve çetin görüşmelerden sonra 24 Temmuz
1923’de İsmet Paşa tarafından imzalanan Lozan Antlaşması’yla yeni Türkiye
Devleti’nin bağımsızlığı, bütün dünya devletleri tarafından kabul edildi, milli
sınırlar belirlendi; ekonomik alanda Osmanlılar döneminden kalma eski pürüzler
temizlenerek kapitülasyonlar kaldırıldı. 13 Ekim 1923’te Ankara devlet merkezi
oldu. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilerek Gazi Mustafa Kemal, devletimizin
ilk cumhurbaşkanı seçildi. 3 Mart 1924’te artık hiçbir gereği kalmayan, aksine
zararlı bir kuruluş durumunu almış bulunan halifelik de kaldırıldı ve son
halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı.
Artık devletin
çağdaş bir biçim alması ve milletin çağdaş uygarlık düzeyine en kısa zamanda
erişebilmesi yolunda büyük inkılaplar birbirini izlemeye başladı. Bu süre
içinde şapka ve kıyafet inkılapları yapıldı. Tekkeler, zaviyeler, türbeler
kapatıldı; türbedarlıklar kaldırıldı. Laik devlet ilkesi kabul edilerek din ve
devlet işleri, kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medeni
Kanunu’yla beraber birçok çağdaş yeni kanunlar kabul edildi. İlim ve kültür
işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak
Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Öğretim birliği
gerçekleştirildi; medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen cumhuriyet
okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde laik ve milli bir yol izlendi. Atatürk’ün en
büyük eserlerinden biri olan harf inkılabı meydana geldi; Arap harfleri
bırakılarak Latin harfleri temeline dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite
reformu gerçekleştirildi; çeşitli yeni fakülteler açıldı. Uluslararası takvim,
saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda çağdaş atılımlar yapılarak Türk
kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik etkinliklere önem verildi.
1923 yılında Türkiye’de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak
memleketin ekonomik sorunları görüşüldü. Tarımsal etkinlikler genişletildi.
Ticaret ve milli sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir
ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti’nin temeli olan bütün bu inkılaplara
“Atatürk İnkılapları” adı verildi. İnkılapların memlekette daha süratle ve daha
sağlam yerleşmesi için, bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk
Partisi kuruldu; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik,
laiklik ve inkılapçılık Türkiye siyasetinin temel ilkeleri olarak kabul edildi.
Mustafa Kemal,
inkılaplarının büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve
yeni Türkiye’nin kuruluşunu anlatan Büyük Söylev’ini yazdı; bunu 1927 yılında,
altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. Değerli inceleme ve
değerlendirmelerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu kadar Türk
edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı. 1934 yılında Meclis, özel bir
kanunla kendisine ATATÜRK soyadını verdi. Son senelerinde bitmeyen bir
heyecanla Hatay’ın anavatana katılmasına çalıştı. 10 Kasım 1938 perşembe günü
saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı’nda hayata
gözlerini kapadı. Ölümü, bütün dünyada derin yankılar yaptı ve büyük üzüntü
yarattı.
Naşı, tahnit
edilerek Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir
katafalka yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silah arkadaşlarının
nöbet tuttuğu tabut, üç gün süreyle milletin ziyaretine bırakıldı. Cenaze, daha
sonra 20 Kasım 1938’de Ankara’ya getirildi. 21 Kasım 1938’de büyük törenle
Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri
özel temsilciler gönderdi. Çanakkale’de ve diğer muharebelerde ona karşı
savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu. 10 Kasım
1953’te naşı Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrinden alınarak büyük bir
törenle Anıtkabir’e nakledildi.
Kaynak :
Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri - Prof.Utkan
KOCATÜRK
ATATÜRK İLKELERİ
Atatürk'ün inkılaplarına bunları gerçekleştirirken uyguladığı yöntemlere
esas olan düşüncelerin sistemli bir şekilde ifade edilmesi
"Atatürk ilkeleri" dir. Bu
ilkeler inkılaplar gerçekleştirildikten sonra da onların yaşatılmaları için
dayanak olmuştur. Atatürk'ün inkılaplarına esas olan ilkeler sağlam tutarlı ve
kalıcı niteliklidir. Çünkü ilkeler evrensel boyutlu ve insanlığın uzun bir
tarih boyunca işlediği esaslı düşüncelere dayanmaktadır. İlkelerin temelinde
yatan düşünceler 17. yüzyıldan sonra dünyaya yayılmaya başlamış 19. yüzyılda
Osmanlı İmparatorluğu’na sınırlı olarak bu düşünceler girmiştir. Atatürk bu
düşünceleri kendi sezgisi aklı ile değerlendirmiş gözlemleri ve deneyleri ile
uygulama niteliklerini ölçmüş onlara kendi milliyetçi anlayışından doğan
yeni boyutlar kazandırmış ve inkılap gerçekleştirmiştir.
ATATÜRK İLKELERİNİN KÖKENLERİ
AKILCI VE BİLİMSEL DÜŞÜNCE
İnsanın
Çevresindeki olayları gerçekleri aklın değişmez kuralları ve bilimin verileri
ile açıklayıp değerlendirmesi için kullandığı yöntem akılcı ve bilimci
yöntemdir.insanlık yeni çağ başlarından sonra akılcı düşünceye sahip olmuştur .
Osmanlı Devleti akılcı ve bilimsel düşünceden uzak kalmıştır.
Atatürk , inkılapları ile akılcı ve bilimsel yolu Türk toplumuna kazandırdı.
Atatürk
ilkelerinin kökeninde akılcı ve bilimsel düşünce yatar.
TÜRKÇÜLÜK AKIMI:
19.yüzyıl
ortalarında doğan aynı yüzyılın sonlarına doğru gelişen Türkçülük akımı kesin
çizgileri ile Atatürk döneminde belirmiştir. Ancak her işi Türk Milletinin
çıkarları açısından değerlendiren Türk’ü yükseltmek, yüceltmek isteyen Atatürk
bu akımdan büyük ölçüde yararlanmıştır.
ATATÜRK'ÜN SENTEZİ:
Akılcı ve
bilimci düşünce, Fransa ihtilalinin etkisi , Türkçülük akımı, Atatürk
tarafından birleştirilmiş bunların yoğrulmasıyla ilkeler ortaya çıkmıştır.
İlkelerin Niteliği:
1-Cumhuriyetçilik,
2-Milliyetçilik,
3-Halkçılık,
4-Devletçilik,
5-Laiklik,
6-İnkılapçılık
Altı ilke
Atatürk İnkılap modelinin “Birlik, otorite, eşitlik “sağlama: Devleti güçlü,
toplumu çağdaş düzeye ulaştırıp mutlu kılma amaçlarına yöneliktir. Atatürk bu
konuda şunu söylemektedir “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların
gayesi TC. halkını tamamen çağdaş ve modern ve bütün anlam ve görünüşü ile
uygar bir toplum durumuna getirmektir.
CUMHURİYETÇİLİK
Atatürk'ün temel
ilkelerinin başına Cumhuriyetçilik konmuştur. Cumhuriyet bir devlet biçimidir.
Devlet: Belli
sınırlar içinde yaşayan ve ortak bazı özelliklere sahip insanların, kendi
içlerinden çıkardıkları güçle örgütlenip yaşamalarından oluşan bir toplumsal
kurumdur. Egemenliğin kullanılmasına göre Devlet biçimleri oluşmaktadır.
Monarşi,
oligarşi, demokrasi devlet biçimleridir.
Egemenliği
kullananların belli aralıklarla seçimle iş başına geldikleri devletlere
cumhuriyet denilmektedir. Cumhuriyet oligarşik
cumhuriyet, halka dayalı cumhuriyet (Demokratik-Demokratik olmayan) ikiye
ayrılabilir. Meşruti monarşi demokrasi sayılmasına rağmen cumhuriyet sayılmaz
Demokrasi: Toplumda farklı düşüncelerin temsil
edilmesine, vatandaşın yöneticilerini bu düşünce akımları içinde dilediğince
seçmesine denetleyebilmesine dayanan rejime demokrasi denilmektedir. Doğrudan,
temsili, yarı doğrudan olmak üzere demokrasi şekilleri vardır.
Temsili
Demokrasi genellikle kullanılan şeklidir. Bu sistemde halk kendisini seçtiği
vekilleri aracılığıyla yönetir.
Temsili
demokraside iki ana esas vardır ;
1-Vatandaşın
hakları ve özgürlüklerinin güvence altına alınması
2-Temsilcilerin
seçimine halkın bütün kesimlerinin katılması.
Cumhuriyet
demokrasinin gelişmesi için en ülküsel devlet biçimidir. Çeşitli sorunlar
olmasına rağmen cumhuriyet demokrasi ile özdeştir.
Türk toplumuna
demokrasi ve cumhuriyet anlayışının yerleşmesi çok uzun bir süre aldı.
Orta Asya
Türklerinde oligarşik devlet biçimine rastlanılmakla
birlikte çok hareketli ve enerjik olan toplumda ayrıcalık fazla göze
çarpmamaktadır. Müslümanlığı kabul ettikten sonra Ortadoğu’da devletler kuran
Türklerin yapısının monarşiye dönüştüğü görülmektedir. Osmanlılarda ise mutlak
monarşinin egemen olduğunu görüyoruz.
17.yüz yıl
sonlarına doğru Osmanlı Devleti’nde askerlik alanından başlanarak, çeşitli
reformlara gidilmiştir. Tanzimat dönemi ile can ve mal güvenliği sağlanmış,
ıslahat fermanı ile vatandaşlar arasındaki hukuk ayrıcalığı kaldırıldı. Birinci
ve ikinci meşrutiyet dönemlerinde meşruti demokrasi için yoğun çabalar
harcandı.
Atatürk
çağdaş düşünce akımları, batıdaki siyasal ve bilimsel gelişmeler
karşısında Osmanlı Devleti’nin yaşama şansının kalmadığına inanmıştır. O zaman
yapılması gereken millet egemenliğine dayanan cumhuriyet kurmaktır.
Atatürk,
Kurtuluş Savaşı sırasında yeni bir devlet oluşturarak devleti ulusal egemenlik
esasına dayandırmıştır.
Atatürk'ün
Cumhuriyet anlayışı millet egemenliğine dayanmaktadır. Çağdaş Demokrasi onun
temel hedefidir.
Atatürk
Cumhuriyet ve demokrasiyi kendi sözleriyle şöyle açıklamaktadır:
"Türk Milletinin tabiat ve
geleneklerine en uygun yönetim biçimi cumhuriyet yönetimidir",
"Cumhuriyet
ahlaki fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve
namuslu insanlar yetiştirir."
"Cumhuriyet düşünce serbestliği taraftarıdır, samimi ve meşru olmak
şartı ile her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir. Yalnız
muarızlarımızın insaflı olması lazımdır."
"Egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir."
" Milletin geleceğine yalnız ve ancak millet egemen olacaktır.”
”Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve akla yatkın uygulamasını sağlayan hükümet
biçimi cumhuriyettir.”
"Artık bu gün demokrasi düşüncesi durmadan yükselen bir denizi
andırmaktadır. 20.yüzyıl bir çok zorba hükümetlerin bu denizde boğulduğunu
göstermiştir. Demokrasi ilkesi egemenliği kullanan araç ne olursa olsun temelde
ulusun egemenliğine sahip olmasını ve sahip kılınmasını gerektirir.”
Atatürk'e göre cumhuriyet, milletle, devlet arasında bir kaynaşma sağlar.
Cumhuriyet Türk inkılabının en güçlü ve en yol açıcı ilk büyük adımıdır.
Toplumun dinamizmi, gelişme, çağdaşlaşma yolundaki ilerlemeler, Türk Devletinin
cumhuriyet temeli üzerine oturtulmasından kaynaklanmaktadır.
MİLLİYETÇİLİK
Atatürkçü düşünce sisteminin başlıca ilkelerinden biridir.
Milli mücadele, Türk milliyetçiliğine
ve Türk Milletinin bağımsız yaşama azmine dayanılarak kazanılmıştır. Atatürk,
Türk milliyetçiliğini şahlandırmış, doğru bir çizgiye yerleştirmiş önderdir.
Millet ne demektir? Nasıl oluşur ? Milleti tanımlayan farklı
görüşler vardır; milleti belli bir dine ırka dayandıran görüş, milleti belli
bir dine dayandıran görüş, milleti belli bir dile dayandıran görüş gibi.
Tecrübeler ve yaşam göstermektedir ki bu unsurlar tek başlarına milleti
oluşturmada yeterli değildir. O halde millet kavramının bilimsel tanımı nedir?
Tarih, Gelecek, Kültür Birliği ile bu değerlere ortak olan İnanç Millet
olabilmenin temel ölçüleridir.
Bir ülkede yaşayan insanlar, tarihte ortak değerlere sahip olmuşlar,
felaket ve mutlulukları ortaklaşa paylaşmışlarsa, gelecekte de aynı biçimde
davranacaklarına inanmışlarsa, bu insanları birbirine bağlayan, ortak bir
kültür, ortak bir yaşama biçimi ve hayat görüşü varsa bu bir millet demektir.
Milliyetçilik; içinde bulunduğu millete ait olma, kendisi yücelirse,
milletin de yüceleceği duygusuna sahip olma ve geliştirmeye denilir.
Yakınçağların başlarına kadar çeşitli aşamalardan geçen yönetim biçimlerinden
sonra milli devletlerin oluşmaya başladığını görmekteyiz.
ABD‘nin kuruluşu, Fransız İhtilali sonrası
dünyada Milliyetçilik akımı hızla yayılmaya başlamıştır.
Osmanlı
Devleti’nde milliyetçilik akımı, önce azınlıklar üzerinde etkili olmuştur.
Devletin gerçek kurucusu ve yöneticisi olmasına rağmen, çeşitli nedenlerden
dolayı Türk Milliyetçiliği, Osmanlı Devleti’nde çok geç uyandı. Atatürk bu
konuda şöyle söylemektedir ;
“Biz milliyet fikirlerini tatbikte
çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz, bunun zararlarını fazla
faaliyetle (çalışmakla) telafiye (gidermeye) çalışmalıyız… çünkü tarihi
hadiseler (olaylar) ve müşahedeler ( gözlemler), insanlar ve milletler arasında
hep milliyetin hakim (egemen) olduğunu göstermiştir. Özellikle bizim milletimiz
milliyetini ihmal edişinin
(Önemsemeyişinin) çok acı
cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki toplumlar hep milli
inançlara sarılarak milliyetçilik idealinin kuvveti ile kendilerini
kurtardılar. Biz ne olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet
olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda
bizi hor ve hakir gördüler anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmuş
olduğumuzmuş. Dünyanın bize hürmet göstermesini
(saymasını) istiyorsak, ilkönce biz
kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissi, fikri ve fiili olarak
bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki milli benliğini
bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.”
Osmanlıcılık
fikrinin etkili olmadığı görülünce Türkçülük akımının yayılmaya başladığını
görmekteyiz. Bu akıma edebiyat ve düşünsel alanda pek çok ismin katkısı
olmuştur. ( Ziya GÖKALP, Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde etkili
olmuştur.)
Atatürk’ün
Milliyetçilik anlayışı, “Akılcı, çağdaş, medeni, ileriye dönük, demokratik,
toplayıcı, birleştirici, yüceltici, insani ve barışçıdır.”
Bu anlayış
komünizmle, ırkçılıkla , faşizmle, şovenizmle, teokrasiyle bağdaşmaz.
Atatürk’e göre millet :
a- Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan,
b- Beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan
c- Sahip olunan mirasın muhafazasına
beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden
oluşur.
Türk Milletinin oluşmasında etkili olduğu görülen doğal ve tarihsel
olgular şunlardır :
Siyasal varlıkta
birlik – dil birliği-yurt birliği-ırk ve köken birliği-tarih akrabalığı-ahlak
akrabalığı
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEDE MİLLİYETÇİLİK ÖZELLİKLERİ :
1- Atatürkçü
Milliyetçilik anlayışı ülke ve millet bütünlüğüne önem verir.
2- Atatürkçü
Tük-k milliyetçiliği anlayışı ırkçılığı reddeder.
3- Atatürkçü
Türk milliyetçiliği çağdaşlaşmayı amaçlar, medeniyetçidir.
4- Atatürkçü milliyetçilik anlayışı laiklik ile bağlantılıdır. Her
türlü mezhep ayrımcılığını reddeder.
5- Atatürkçü
milliyetçilik anlayışı sınıf kavgasını reddeder. Milli dayanışma ve sosyal
adaletten yanadır.
6-Atatürkçü Türk milliyetçiliği vatan kavramı ile bağlantılıdır
ve gerçekçidir
7- Atatürkçü
Türk milliyetçiliği Demokrasiye yöneliktir. Millet Egemenliği ilkesiyle
bağlantılıdır.
8- Atatürkçü milliyetçilik saldırgan değil barışçı ve
insancıldır.
HALKÇILIK
Halk: Bir ülkede
yaşayan insanların oluşturduğu topluluğa Halk denir.
Milletle
arasındaki fark, Millet soyut bir kavram olmakla birlikte halk somut bir
kavramdır. Millet geçmişten geleceğe doğru uzanan sürekli bir kavramdır. Halk
ise milletin bugünkü uzantısıdır.
Halkçılık,
halkın egemenliğini, iradesini temel almak, yönetimde halka dayanmak, halktan
güç alarak ona hizmet etmektir. Halkçılık uygulamalarının Fransa İhtilali’nden
sonra dünyada başlayıp yayılmaya başladıklarını görmekteyiz.19.yy. ortalarına
kadar kanun karşısında eşitlik, ulusal egemenlik gibi kavramlar Osmanlı
Devleti’ne girmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal egemenliğe dayalı bir
halk yönetimi hiçbir zaman olmamış, eşitlik ilkesi ise 19.yy. ortalarından
sonra gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda vatandaşlar
Müslüman olanlar ve olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Müslümanlar da,
yöneticiler ve ulema kendilerini seçkin sınıf saymışlar kendilerinin dışında kalan
insanlara Halk demişlerdir. Osmanlı Devleti’nde vatandaşlar arasında hukuk
açısından tam bir eşitsizlik vardı. Tanzimat ve ıslahat fermanlarının etkisi
ile toplumdaki hukuk eşitsizliği, giderilmeye çalışılmış, seçkinlerle halk
arasındaki eşitsizlik ise ulusal egemenliğin
başlaması ile yani milli kurtuluş savaşının başlaması ile giderilmiştir.
Atatürk Halkçılığı:
Atatürk’ün halkçılık ilkesinde üç
ana temel vardır. Bunlar :
a-Halk
egemenliği
b-Eşitlik
c-Sosyal
dayanışma, dır.
Halk Egemenliği:
Yeni kurulan devlet belli bir
zümreye değil, belli çıkarlara sahip kimseye değil, halka dayanmıştır. Atatürk
bu konuda şunları söylemektedir.”Yeni Türkiye devleti halka değer veren bir
devlettir, halkın devletidir.”
“Bugünkü varlığımızın temel
niteliği milletin genel eğilimini ispat etmiştir, o da halkçılık ve halk
hükümetidir. “
"Bizim görüşümüz ki
halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, egemenliğin, idarenin doğrudan doğruya halka
verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır, yine şüphe yok ki, bu dünyanın
en kuvvetli bir esası, bir ilkesidir."
Halkın devletinde bütün güç halkındır, halk kendi geleceğine kendi
sahip çıkar, “Bizim hükümet biçimimiz tam bir demokrat hükümetidir ve dilimizde
bu hükümet halk hükümeti olarak ifade edilir"
Eşitlik:
Atatürk halkın içinde ki
tabakaları, kümeleri yalnız iş alanları bakımından farklı görmektedir.
Atatürk'ün halkçılık anlayışında bütün bireyler birbirine eşittir, her meslek
sahibi de diğerleriyle aynı saygınlığa sahiptir, bütün vatandaşlar birbirine
eşittir, kimsenin ayrıcalıyı yoktur.
"Türkiye Cumhuriyeti halkını
ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil ve fakat kişisel
ve toplumsal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir
olarak görmek esas ilkelerimizdendir.”
"Bizim
halkımız çıkarları birbirinden farklı sınıf halinde değil aksine varlıkları ve
çalışmalarının sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir."
Sosyal
Dayanışma (Sınıfsızlık, İşbölümü):
Atatürk'e göre
halkçılığın temel esaslarından biri de halkın mutluluğunun gene halkça bir
bütün olarak sağlanmasıdır. Bunun için de herkes çalışmalıdır.
“Ne olduğumuzu
bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur bir halkız. Bundan
dolayı her birimizin hakkı vardır yetkisi vardır. Fakat, çalışmak sayesinde bir
hakkı kazanırız.Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek
isteyen insanların bizim toplumumuz içinde yeri yoktur.”
O halde
halkçılık toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum
sistemidir."
Çalışma
sonuçları dengeli olarak değerlendirilecektir. Toplumdaki çeşitli kesimlerin
çıkarları birbirine denk sayılmalıdır ki toplumsal barış kazanılsın ve
sürdürülsün.
DEVLETÇİLİK
Devlet:
Toplum biçiminde yaşayan insanların, aralarındaki düzeni kurma ve sürdürmeleri
için oluşturdukları güçtür.
Devletin
temel varlık sebebi, insanlar arasında düzeni sağlamaktır.
Devletçilik,
devletin temel görevleri (adaleti sağlamak, asayişi sürdürmek, ülkeyi savunmak
gibi) dışında kalan alanlara müdahale etmesi demektir.
Günümüzde
ekonomik kurumlar, toplumun yaşayışında öncelikli sırayı aldığı için
genel olarak devletçilik,
devletin ekonomik alana müdahalesi olarak
değerlendirilmektedir.
Atatürk’ün
Devletçilik anlayışı:
Hem geniş
açıdan hem de ekonomik açıdan değerlendirilebilir. Geniş açıdan bakıldığında,
devletin çok önemli görevleri vardır. Bu görevleri yerine getirecek olanlar ise
vatandaşlardır. Öyleyse vatandaşların bazı niteliklere sahip olması
gerekmektedir. Yurdun savunulması, asayişin sağlanması için sağlığı yerinde,
gürbüz, anlayışları, milli hisleri, vatan sevgileri yüksek, vatandaşlar
gereklidir. İçte ve dışta devlet görevlerini yürütecek yüksek yetenekte
vatandaşlara ihtiyaç vardır. Devlet, vatandaşın, eğitimi, terbiyesi, sağlığı
ile ilgilenmek zorundadır. Geniş anlamda devlet vatandaşın gelişmesi, yücelmesi
için gerekli alanlara müdahale edecektir.
Atatürk’ün
Ekonomik Devletçi Yönü:
Türkiye
Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti(nin yıkıntıları üzerinde
kuruldu.Yeni devlet Osmanlı Devleti’nden kötü bir ekonomi mirası devraldı.
Tarıma elverişli toprakların pek az bölümü ekilebilmekteydi, tarımsal üretim
ilkel araçlarla yapılmaktaydı.
Osmanlı
Devleti, sanayi devriminin dışında kaldığı gibi, ülkede bulunan küçük üretim
yerleri, makineleşen, sanayileşen bir dünya karşısında erimişti. Osmanlı
Devleti’nde varolan ekonomik işletmelerde genelde yabancı devletlerin denetimi
altındaydı. Osmanlı Devleti’nin girdiği savaşlar, Milli Kurtuluş savaşı
ekonomiyi tamamen yok etti.
Türkiye
Cumhuriyeti, başlangıçta kendi ekonomisini kurabilmek için çok büyük
zorluklarla karşılaştı. Osmanlı Devleti’nin borçları, sermaye ve yetişmiş
eleman eksikliği,1929-1930 dünya ekonomik bunalımı, Türkiye’yi olumsuz
etkiledi.
Ekonomiye
büyük önem veren Atatürk, izlediği devletçi modelle, ekonomik kalkınma çabası
göstermiştir.
Atatürk’ün
ekonomiyle ilgili görüşleri şöyledir:
“Siyasi,askeri
zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik başarılar ile
taçlandırılmazlarsa, elde edilen zaferler ayakta kalamaz, az zamanda söner.”
“Milletçe
ekonomik yönden güçlü olarak geleceğin tehlikeli günlerine hazırlamalıyız.”
“Endüstrileşmek,
en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için
ekonomik elemanları memleketimizde mevcut olan büyük, küçük her çeşit sanayi
kuracağız ve işleteceğiz. En başta vatan müdafaası olmak üzere, mahsullerimizi
kıymetlendirmek ve en kısa yoldan en ileri ve refahlı Türkiye idealine
ulaşabilmek için, bu bir zarurettir.”
“Ekonomik
kalkınma Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daha refahlı Türkiye
idealinin belkemiğidir.”
“Yeni Türkiye
Devleti bir ekonomi devleti olacaktır”
Atatürk’te katı
bir devletçilik anlayışı yoktur. Atatürk’ün devletçilik anlayışı bireye karşı
değildir. Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, demokrasi temelinden
ayrılmamakla birlikte devletçilik ilkesine uygun yürümeleri, bugün içinde
bulunduğumuz hallere, şartlara ve zorunluluklara uygun olur. Bizim izlenmesini
yerinde gördüğümüz devletçilik ilkesi bütün üretim ve dağıtım araçlarını
bireyden alarak, ulusu büsbütün başka temeller üstünde düzenlemek amacını
izleyen sosyalizm ilkesine dayanan kolektivizm ya da komünizm gibi özel ve
kişisel ekonomi girişimlerine ve iş yapmalarına meydan bırakmayan bir yöntem
değildir.
Atatürk’ün devletçilik anlayışıyla ve uygulamalarıyla Türkiye,1930-1939
dönemleri arasında önemli başarılar elde etmiştir. Sanayileşme çabaları
başlamış, ekonomiye kredi ve imkan sağlayacak önemli kuruluşlar, ekonomiye yön
verecek önemli yasalar, bu dönemde çıkarılmıştır.
LAİKLİK
Laiklik bir
devletin temelini, hukukunu dine dayandırmaması demektir. Fransa ihtilali ile
ilk kez temel hakları bir bütün olarak geçilmesi aşamasına gelinmiş, laiklik
dünyaya yayılmaya başlamıştır. Laiklik Devletin dine karşı cephe alması demek
değildir.
Müslümanlıktan
önceki Türk devletlerinde, Türklerde o döneme göre din özgürlüğü vardır. Din
görevlileri devlet işlerine karışmamışlardır.
Türklerin Müslümanlığı kabul etmesi ile birlikte
Türklerdeki laik yapı kaybolmaya başladı. Selçuklu Türkleri Osmanlıların
kuruluş zamanlarında Türkler yaşama geleneklerinde serbest davranabilmişlerdir.
l6.yüzyıldan sonra ise Osmanlı İmparatorluğu’na teokratik yapının egemen olmaya
başladığını görmekteyiz. l9.yüzyılda Osmanlı Devleti, devlet yapısında bazı
değişiklikler yapmasına rağmen devletin yapısal özelliğindeki dinsellik
sürmüştür. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması sonucu Türkiye'de laikliğe geçiş
aşamaları başladı.Yeni devletin yapısı ulusal egemenliğe dayandırılmıştır.
Bunun için
temelde yapılması gereken şey laiklik'e geçmedir. Saltanatın
kaldırılması Halifeliğin kaldırılması, eğitim öğretimin birleştirilmesi, tekke,
zaviye, türbelerin kapatılması laiklik ilkesinin anayasaya girmesi (l937)
laiklik aşamalarıdır.
ATATÜRK' ün LAİKLİK ANLAYIŞI;
“Din bir vicdan meselesidir herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.
Biz dine saygı gösteririz, düşünce ve tefekküre muhalif değiliz, biz sadece din
işlerini millet ve devlet işleri ile karıştırmamaya çalışıyor, kaste ve fiile dayanan taassupkar
hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermeyeceğiz." Bu sözler Atatürk'ün laiklik anlayışını
açıkça ortaya koymaktadır.
Atatürk'ün
laikliği kesinlikle dine karşı değildir
Atatürk Din
gerçeğini inkar etmez ”Din lüzumlu bir müessesedir" demektedir.
Atatürk’e göre
din "Allah ile kul arasındaki bağlılıktır."
Atatürk
çeşitli konuşmalarında İslam dinini "Akla en uygun, en mükemmel
din" olarak tanımlamıştır. İslamlık "Tanrı ile kul arasındaki
ilişki demektir. Laiklik bu ilişkiyi koruyup geliştirmeye çalışır. Din ve
mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç bir kimse hiç bir kimseyi
zorlayamaz."
"Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi sahte dindarlık ve büyücülükle
mücadele kapısı açtığı için hakiki dindarlığın gelişmesi imkanını da temin
etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler terakkinin ve canlılığın
düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış şark kavimlerinin fanatiklerinden
başka kimse olamaz.”
"Laiklik
yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması değildir, bütün yurttaşların vicdan
ibadet ve din özgürlüğü de
demektir."
Laiklik ile
Devlet bilim ve akıl ile yönetilecek millet de kendini bu yolda
geliştirecektir. Bu gelişmede dinin yeri vicdanlardır.
Laiklik, dine saygı, din devlet
işlerinin ayrılmasının yanında din sömürüsü yapılmaması da demektir. Din
ve mezhep hiç bir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. Ayrıca din, halkı
sömürme aracı da yapılamaz." Softa sınıfının din simsarlığına müsaade
edilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar iğrenç kimselerdir.”
Atatürk'ün laiklik anlayışı
kalkınmanın, çağdaşlaşmanın en önemli itici gücü olacaktır.
İNKILAPÇILIK
Atatürk'e göre Türk inkılabı nedir? Neden yapılmıştır "Yaptığımız ve
yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen
çağdaş ve modern ve bütün anlam ve görünüşü ile uygar bir toplum durumuna
ulaştırmaktır".
"Biz büyük bir inkılap yaptık, memleketi bir çağdan alıp yeni bir
çağa götürdük" sözleriyle Atatürk Türk inkılabı ile çağdaşlaşmayı hedef
almıştır. Bütün alanlarda gelişme ana hedeftir.
"Türk
milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine
milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni
müesseseleri koymuş olmak "Atatürk'e" göre Türk inkılabıdır. Atatürk,
inkılapların başarıya ulaşabilmesi için millete dayanmak gerektiğini de
anlamıştır."Türk milletinin son yıllarda gösterdiği harikaların, yaptığı
siyasal ve toplumsal inkılapların gerçek sahibi kendisidir, sizsiniz,
milletimizdeki bu yetenek ve gelişme var olmasaydı onu yaşatmaya hiç bir güç ve
kudret yeterli gelmezdi."
"İnkılap
hareketlerinde dikkat edilecek nokta, insan cemiyetlerini emellerini,
fikirlerini teşhis ettikten sonra onlara yenilikleri kabul
ettirebilmektir."
Atatürk Türk
inkılabını milletin yeteneği ve gelişme gücüne dayanarak gerçekleştirmiştir.
Türk inkılabı genel kurallara uygun, düzensizlik evresi geçirmeyen köklü ve
büyük bir toplumsal sistem değişikliğidir.
Türk inkılabını
korumanın yolu:"İnkılabın temellerini her gün derinleştirmek,
sağlamlaştırmak, güçlendirmek gerektir."
Türk inkılabı
sürekli olarak yenilenmelidir. Eğer bu yapılmazsa çağdaşlaşma yolundaki çabalar
sonuçsuz kalır. Atatürk ilke ve inkılapları sürekli yenileşmeye açıktır.
Atatürk'ün
inkılapçılık ilkesi ile, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma çabasında hem
geçerliliğini, yararlılığını sürdüren inkılapçı uygulamalara sahip çıkılmasını,
onların korunmasını, geliştirilmesini;hem de yeni ihtiyaçlar karşısında yeni
inkılapçı uygulama ve çözümlere gidilmesini istemektedir.
İnkılapçılık
kalıplaşmayı, durağanlığı, köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, çağın toplumun
gerisinde kalmayı önlemek, dinamik bir inkılap anlayışını sağlamak ve sürdürmek
için konmuştur.
Atatürkçülük
dinamik bir ulusal ideolojidir. Onu durağanlıktan, dogmacılıktan kurtaran,
yaşayan, yaşatacak olan, çağın gerisinde bırakmayacak olan inkılapçılık
ilkesidir.
SONUÇ
Atatürk ilkeleri
bir bütünün parçalarıdır. Her biri bütünü tamamlayan özelliklere sahiptir.
Cumhuriyet, millete dayanmazsa, milliyetçi değilse değeri yoktur. Cumhuriyet,
halkın içinden çıkmalı, halkçı olmalıdır. Halkın sorunlarını çözerken devletçi
olacaktır. Milliyetçi, halkçı, devletçi bir cumhuriyet laik olmak zorundadır.
Bunların korunması, sürdürülmesi, geliştirilmesi ise yani çağdaşlaşma ve
çağdaşlığı sürekli kılma inkılapçılıkla mümkün olacaktır.
Atatürk ilkeleri
bütün insanlığa seslenmekte ve insan sevgisini dile getirmektedir. İlkelerin
birleşmesi, güçlü, sağlam, kalıcı bir hayat görüşünü bize vermektedir ve her
zaman uygulanabilir niteliklere sahiptirler.
KAYNAKLAR: 1-Atatürk İlke ve
İnkılapları Tarihi - Ahmet Mumcu.
2-Atatürk
ve Milliyetçilik: T.Feyzioğlu
3-Atatürk’ten
Düşünceler: A.İnan
4-TC.
İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük: M.K.Su, A,Mumcu
5-Bir Çağdaşlaşma Modeli Atatürk Devrimi: Suna kili
6-
Atatürk İlkeleri: İ.Z.Eyüpoğlu.
Soner BARDAKÇIOĞLU
TRABLUSGARP (İTALYA SAVAŞI) 1911
Sebebi: Siyasi
birliğini geç sağlayan İtalya’nın hammadde ve pazar arayışıyla sömürge elde
etme istemesi.
Gelişmesi: 1-Donanma
yeterli olmadığından denizden kuvvet gönderilemedi. 2-Mısır İngiliz işgalinde
olduğu için Trablusgarp’ın işgaline engel olunamamış
ve müdahale edilememiştir.
*Trablusgarp’ın savunması yerli
halkı teşkilatlandıran Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından yapılmıştır.
Sonucu: 1- I.Balkan
Savaşı’nın çıkmasıyla Trablusgrap’daki subaylar geri
dönmüş; Trablusgrap savunmasız kalmıştır. Uşi Antlaşması imza edilmiştir.
UŞİ ANTLAŞMASI
1912’de imzalanan Uşi
Antlaşması’na göre;
On iki ada geçici olarak, Trablusgrap kesin olarak İtalyanlara bırakılmıştır.
(İtalyanlar On iki Ada’yı boşaltmadılar, 1945’de İtalyanlar Yunanistan’a
bıraktılar. )
Önemi: Uşi Antlaşmasıyla Osmanlı
Devleti Kuzey Afrika ‘daki son toprağını da
kaybetmiştir.
BALKAN SAVAŞLARI 1912-1913
I.BALKAN SAVAŞI
SEBEPLERİ:
1) Fransız İhtilali sonucu yayılan milliyetçilik akımı
2) Rusya'nın sıcak denizlere inme politikası
SAVAŞIN BAŞLAMASI:
Rusya'nın temel amacı sıcak denizlere inmekti. Bu amaçla; Rusya Balkanlar’da
Panslavizm politikasını takip etti. Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve
Yunanistan'ın aralarında bir bağlaşma yapmasını sağladı.
Balkan Devletleri, Osmanlı Devleti'nin Makedonya'da yenilik
yapmaması gerekçesiyle savaşı başlattılar. İlk saldıran ülke Karadağ'dı.
SONUÇLARI: Osmanlı
Devleti savaşı kaybetmiştir. Çünkü:
1-Askerlerinin bir bölümünün terhis edilmişti,
2-Ordu komutanları arasında
oluşan siyasi görüş ayrılıkları vardı.
** Edirne ve Kırklareli kaybedilmiştir.
** Arnavutluk bağımsızlığını kazanmıştır.(Balkanlarda
bağımsızlığını kazanan son devlettir. )
Büyük Devletlerin araya girmesiyle yeni Balkan haritasını
belirlemek amacıyla LONDRA KONFERANSI toplanmıştır. (Aralık 1912 )
Alınan kararlara göre;
Midye -
Enez hattının Batısı, Balkan Devletlerine bırakıldı. Ege Adaları, Yunanistan'a
bırakıldı.
NOT:
Enver Paşa “Babıali Baskını” denilen bir hükümet darbesi yaptı. 1913 İttihat ve
Terakki Fırkası 1918 yılına kadar iktidarda kaldı..
II. BALKAN SAVAŞI
SEBEBİ: I. Balkan
Savaşı’ndan sonra Balkan Devletleri arasında yapılan paylaşımda en büyük payı
Bulgaristan'ın alması üzerine Balkan Devletleri aralarında savaş başladı.
SAVAŞA KATILAN DEVLETLER: Bulgaristan, Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve Romanya’dır (Romanya;
Bulgaristan'dan pay almak için katılmıştır. )
Bu
durumdan yararlanan Osmanlı Devleti Midye - Enez hattını aşarak Kırklareli ve
Edirne'yi geri aldı.
SONUÇLARI:
1-Bulgaristan yenildi ve toprak kaybetti.
2-Osmanlı Devleti, Kırklareli ve Edirne'yi geri aldı.
3-Osmanlı Devleti ile Bulgaristan İstanbul Antlaşması’nı
yaptı. (1913)
4-Osmanlı Devleti ile Yunanistan Atina Antlaşması’nı yaptı.
(1913)
5-Balkan Devletleri Bulgaristan ile Bükreş Antlaşması’nı
yaptı. (1913)
• Osmanlı Devleti Balkan Savaşlarından sonra; Arnavutluk’u,
Makedonya'yı, Batı Trakya'yı, Ege Denizindeki Adaları bırakmak zorunda kaldı.
Türklerin Avrupa kıtasındaki varlığı Doğu Trakya ile
sınırlı kaldı.
Bu olaylardan sonra İttihat ve
Terakki Partisi orduda yenilikler yaptı. Almanya'dan getirilen subaylarla
Osmanlı - Alman yakınlaşması biraz daha artmıştır.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Savaş başlamadan önce
İTİLAF DEVLETLERİ:
İngiltere, Fransa, Rusya
İTTİFAK DEVLETLERİ:
Almanya, Avusturya-Macaristan İmp., İtalya
Savaş başladıktan sonra
İTİLAF DEVLETLERİ:
İngiltere, Fransa, Rusya Sırbistan, İtalya, Yunanistan Romanya, Japonya,
Brezilya, Amerika Birleşik Devletleri
İTTİFAK DEVLETLERİ:
Almanya, Avusturya-Macaristan İmp., Osmanlı Devleti,
Bulgaristan
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SEBEBLERİ
1-Ülkeler arasında görülen sömürge elde etme yarışı
2-Fransa'nın 19. Yüzyılda Almanya'ya yenilmesi ve
kaybettiği Alsas Loren'i
geri
almak istemesi
3-İngiltere'nin Rusya'yı Balkanlar’da serbest bırakması;
Avusturya Macaristan'ın çıkarlarının zedelenmesi
4-Ülkelerin birbirlerine karşı silahlanmaları
5-Almanya'nın İngiliz sömürgelerini tehdit etmesi
6-Avusturya
Macaristan veliahtının Sırplar tarafından öldürülmesi
I.Dünya
Savaşı’nın en önemli sebebi:
İngiltere
ile Almanya arasındaki ekonomik rekabettir.
SAVAŞIN ÇIKIŞI
1914 yılının 28 Haziran’ında Saraybosna'yı
ziyaret eden Avusturya - Macaristan veliahdı François
( Fransuva ) Ferdinand'ın
bir Sırplı tarafından öldürülmesi I. Dünya Savaşı’nı başlatan olay oldu.
Avusturya - Macaristan İmparatorluğu katillerin Sırbistan'a
sığındığını ileri sürerek bu devlete 28 Temmuz 1914 'de savaş ilan etti. Rusya
Sırbistan'ın yanında yer aldı. Fransa, Rusya'yı destekledi. Bunun üzerine
Almanya ve Rusya'ya savaş ilan etti. Daha sonra İngiltere, imzalamış olduğu
anlaşma gereğince Fransa ve Rusya'nın yanında savaşa katıldı. Japonya,
Asya'daki hakimiyet alanını genişletmek için, Almanya'nın sömürgelerine
saldırdı. Savaşın sömürgelere sıçraması savaş alanını genişletti.
Savaş
başladıktan sonra İtalya bir süre tarafsız kaldı. Daha sonra kendisine
verilmesi için söz verilen ve Güney Anadolu kıyılarına yerleşmek ümidiyle taraf
değiştirdi. Savaş devam ederken değişik zamanlarda Romanya, Yunanistan,
Brezilya, Portekiz ve ABD İtilaf devletleri yanında savaşa girdiler.
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN SAVAŞA GİRMESİ
Osmanlı İmparatorluğu savaş başladığı zaman tarafsızlığını
ilan etmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun savaşa girmemesi İtilaf devletlerinin
işine geliyordu.
• Almanya ise Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girmesiyle
yeni bir cephe açılacak, böylece İngiliz ve Rus birliklerinin Osmanlı cephesine
kaydırılmasıyla yükü hafifleyecekti.
Bununla
beraber Almanya;
• Boğazların İtilaf devletlerine kapatılacağı için
Ortadoğu'da egemenliği İngilizlere kaptırmayacağını düşünüyordu.
Osmanlı Devleti ise:
Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın ve yetkililerin savaşı
Almanya'nın kazanacağına inanmaları, kaybedilen toprakların geri alınacağının
düşünülmesi, İngiltere’nin Balkan savaşlarında Osmanlı Devleti’nin karşısında
yer alması ve Rusya'nın yayılmacılığına göz yumması sebebiyle Almanya'ya
yaklaştı.
• Breslav, ( Midilli) ve Goben (Yavuz) isimli Alman gemileriyle Rus limanlrın bombalandı. Rusya'ya savaş ilan edildi.
CEPHELER
1-KAFKAS CEPHESİ
Enver Paşa’nın yönetiminde Osmanlı ordusunun Rusya'ya karşı
açtığı taarruz cephesidir.
Sarıkamış'ta soğuk hava şartları sebebiyle doksan bin asker
şehit verilmiştir.
Ruslar Erzurum, Muş, Bitlis, Trabzon ve Erzincan'ı ele
geçirmişlerdir. 1917'de Rusya'da Bolşevik İhtilali çıkınca Rusya savaştan
çekildi.
Sovyet Rusya ile imzalanan Brest-
Litovsk Antlaşması ile Kafkas Cephesi kapandı (3-
Mart –1918). Bu antlaşmada Almanya da yer aldı. Bu antlaşmaya göre:
Sovyet Rusya daha önce 1878 Berlin Antlaşması ile aldığı
Kars, Ardahan, ve Batum'u Osmanlı Devleti’ne geri
vermiştir.
• Almanya'nın doğusundaki cephe kapanmıştır.
NOT: Osmanlı Devleti’nin Sovyet Rusya ile imzaladığı ilk ve
tek antlaşmadır.
( İhtilalden sonra kurulan rejimle )
• Çanakkale savaşlarından sonra XVI.
Kolordu komutanlığına atanan Mustafa Kemal Paşa Ruslar’ı
yenmiş, Bitlis ve Muş'u kurtarmıştır. (1916)
2-ÇANAKKALE CEPHESİ
İtilaf devletlerince açılan bir cephedir.
Sebepleri:
1-Ekonomik durumu bozuk olan Rusya'ya yardım etmek