Divan Edebiyatı
Milletlerin
kendi özgeçmişleriyle,kültür yapılarıyla doğru orantılı edebiyatları vardır.
Türk milleti olarak bizim edebiyatımız ve onun
bir bölümü her ne kadar zaman zaman inkar edilmiş,anlaşılamamış,yok sayılmış
olsa bile dünyanın sayılı edebiyatlarındandır.
Türk milletinin varoluşundan bu yana
yaşadıkları,hayat tecrübesi,sanat anlayışı, medeniyeti edebiyatına
yansımıştır.Edebi eserler,yüzyıllardan bu güne kadar her dönemin toplumsal ve
kültürel özelliklerini,insanlığı ve insani değerlerini farklı açılardan ele
almış,anlatmıştır.
Bir
milletin geçmişteki düşünce yapısını,hayat tarzını,kültür ve medeniyet
birikimini, dünya görüşünü gelecek nesillere aktaran en önemli araç edebi
eserlerdir.Dolayısıyla eserlerin incelenmesi,yazılış maceraları bize geçmişteki
bilmediğimiz dünyaların kapısını açacaktır.Hayat şartlarının ve düşünce
sisteminin değişmesi,Osmanlıya ait herşeye iyi-kötü ayırdetmeden karşı tavır
koyan bir sözde aydın kitlesi sayesinde insanımız yıllardır eski edebiyatımızı
tanıyamamış veya yanlış tanımıştır.Ancak son yıllarda yapılan objektif
çalışmalar bize atalarımızı anlatan
geçmişle bağımızı tekrar kurmamızı sağlayabilecek bir adım niteliğindedir.
Milletleri
en güzel bir şeklide tanıyabilmenin yolu onların edebiyatlarını öğrenmekten
geçer. Edebiyatımız da toplumun duygu , düşünce , kültür ve medeniyet
değişimine ayak uydurmuş , zaman içinde farklı özellikler göstermiştir.
Divan
Edebiyatı Türklerin 11.yüzyılda Islam dinini kabul etmesiyle Maveraünnehir’de
başlamış , 13. yüzyıldan itibaren
gelişmesini Anadolu’da sürdürmüştür.
Bu
edebiyat Islam kültürüne dayalı olarak
Arap ve Fars edebiyatlarının tesiri altında meydana geldiğinden “ Islami Türk
Edebiyatı “ diye de anılır.Belirli bir kültür seviyesine ulaşmış ,eğitimli
kişilere hitab etmesi sebebiyle “
Yüksek Zümre Edebiyatı “ da denilmektedir.
Divan
Edebiyatı, Islam dininin tesiri ile
ortaya çıkmış olsa da , Iran ve Arap edebiyatlarının ve onların
medeniyetlerinin izleri görülse de, zamanla bu tesirden kurtulmuş , kendine has
bir takım özellikler kazanarak
millileşmiştir . Türk kimliğini bulmuş ,bağlı olduğu medeniyet ve kültür dünyasının
zevkini , estetiğini , sanat anlayışını aksettirmiştir. Yine aynı şiirlerde
halkın örf ve adetleri , hayat bakışı , kılık-kıyafet , düğün ,sünnet eğlenceleri , devletin işleyişi ,bazı
aksaklıklar dile getirilmiştir.
Divan
Edebiyatı’nın halktan ve günlük hayattan kopuk olduğu iddiasının ne kadar boş
olduğu verilecek örneklerde görülecektir.Şu inkar edilemez bir gerçektir ki
Divan şiiri , bir hayaller dünyasıdır.Stilize edilmiş bir tabiat anlayışı hakimdir. Tabiat tasvirleri , hayvan ,
bahar,yaz ,kış ,yaz mevsimlerini tasvirleri
şairlerin hayal gücü ile süslenmiş , kalıplaşmış motifler halindedir.Bu
bir gelenektir ve daha sonra gelen şairler aynı hayalleri daha güzel söylemek
için yarışırlar.
Aşk
bu edebiyatın vazgeçilmez konusudur.Aşık daima bahtsız ,sevgili ise vefasız ve
zalimdir.Acı çektirir.Bu, platonik bir aşktır. Bu şiir anlayışında ideal insan
, maddeye değer vermemeli, dünya nimetlerine itibar etmemelidir . “ Rind “ adı
verilen , malda mülkte gözü olmayan , insanların ilgisinden rahatsız olan ,
hoşgörülü bu insan tipi, hep itibar
görmüştür. Şair de kendisini böyle
gösterir.
Divan Edebiyatı , şiir ağırlıklı bir edebiyattır.Nesirden
çok nazma değer verilmiş, bu alanda söz ustalığı yapmak gayretine düşülmüştür .
Divan şiiri beyitlerle kurulur . Beyit sayısına , kafiye düzenine ve konularına
göre isimler alan şiir şekilleri ; gazel ,kaside , mesnevi, musammat , terkib-i
bent , terci-i bent , rubai ,kıta , mürfed...dir.
Divan Edebiyatı’nın bir imparatorluk edebiyatı olduğu
unutulmamalıdır.Çok geniş bir sahaya yayılmış bir bahçede elbette değişik
renkler , değişik tad ve kokular bulunacaktır . Burada güzeller hep selvi boylu
, kirpikleri ok, kaşları yay, gözleri ahu ,saçları sümbül ,ağızları gonca
,yanakları gül olsa da , öyle hayal edilse de bizim insanımız bizim dilimizle
anlatılır.
Agah Sırrı Levend, Divan Edebiyatı’nı başlı başına bir alem olarak nitelendiriyor ve şöyle
diyor : “Her gün biraz daha kesifleşen bir sis tabakası altında örtülüp giden
bu alemin karanlık köşelerini aydınlatmak , bu suretle artık tarihe mal olmuş
bulunan bu fikir , his ve hayal dünyasını tespite çalışmak en büyük
emelimizdir.”
Divan Edebiyatı üç
beş eserden müteşekkil değildir.Bu dönemin dili hakkında bir kaç esere bakarak
hüküm vermek yanlış olur.Süleyman Çelebi’nin Mevlid ‘i , Nabi’nin Hayriyye’si gibi dili sade, yazıldıkları zaman ve
sonrasında halk tarafından çok okunan eserler mevcuttur.Bu edebiyatın içinde
meydana getirilmiş olan Kuran tefsirleri , Hadis tercümeleri , mevlidler,
siyerler, miraciyeler ,dini-destani halk hikayeleri, seyahatnameler, o gün
halkın, dilini kolayca anlayabildiği eserlerdir . Divanların içindeki şiirlerin
hemen hepsi yazıldıkları dönemde insanımızın anlayabildiği ve zevk alarak
okuyabildiği sadeliktedir. Divan şiirinde bize yabancı gelen kelimeler, bugün
kullanılmadığı için anlaşılamamaktadır. Halbuki
çağında bu eserler halkın ekseriyeti tarafından okunup anlaşılıyordu.
Biz bu çalışmamızda Divan şiirlerinden bir olaya dayalı
olanları, hikayeleri ile birlikte vermeye çalıştık.Anlatılanların çoğu elbette
rivayetlerdir . Kayda geçmiş olanları olduğu gibi , söylenti halinde yayılmış ,
bu arada değişmiş , bir kaç şekilde anlatılan hadiseler de vardır.
AHMEDI (
14.yüzyıl)
Ahmedi , 14.yüzyılda yaşamış Anadolu Türkçesi’nin en başarılı
şairlerindendir.Öğrenimine Kütahya’da başlamış, sonra Mısır’a giderek tahsil
hayatını orada tamamlamış , ilmini geliştirmiştir. Anadolu‘ya döndüğünde Sultan
I.Murad’ın himayesine girmiş , sonraları Yıldırım Bayezid’in sohbet arkadaşı olmuş, padişahtan büyük
iltifat görmüştür.
Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki çekişmeyi ve savaşı
gören, sevdiği padişahın yenilgisine çok üzülen şair , Timur tarafından da takdir edilmiş , fakat bu
zalim hükümdarı bir türlü sevememiştir.
Bazı kaynaklarda
Nasreddin Hoca’ya atfedilen meşhur bir hikayenin aslında şair Ahmedi ile Timur
arasında geçtiği rivayet edilir .
“ Şairin
olgunluğuna ve tespitlerinin isabetine güvenen Timur , bir hamama bir
gün bir çok güzeli toplamış . Bunları teker teker Ahmedi’nin önünden geçirip ,
-Molla , sen güzelden
anlarsın ,bunlara bir değer biç ,der.
Ahmedi , her güzele , kimisi şu kadar altın ,kimisi şu
kadar gümüş diyerek doğru değer biçince Timur ,
-Bre Ahmedi , bana da bir değer biç, benim değerim ne
kadardır ? der.
Ahmedi ,” Sen seksen akçe edersin .” cevabını verir . Timur
,
-Nasıl olur ? diye itiraz eder.Şu belimdeki peştamalın
değeri seksen akçedir .
Ahmedi ise ,
-Benim de değer biçtiğim odur , yoksa sen beş para etmezsin
, cevabını verir .”
Timur’un bu cevaba hiddetlenmediği , aksine cesaretinden
dolayı şaire iltifatlarda bulunduğu söylenir .Fakat şair Ahmedi’nin yıldızı
Timur ile hiç bir zman barışmamıştır.
Timur’un ölümü dolayısı
ile şu mısraları söylemiştir .
Felek yire gövürüben Temur’u
Konukladı et ile mar u muru
felek:Dünya,kader
gövürüben:geçirerek
konukladı :ziyafet
verdi
mar u mur :yılan ve karınca
ERZURUMLU KADI DARİR ( 14.yüzyıl)
Doğuştan kör olmasına rağmen hafızası çok kuvvetli olan ve bu
sayede Islam ilimlerini ve Arapça’yı çok iyi öğrenen Darir , aynı zamanda iyi
bir şairdir . Darir , gözleri görmeyen ama demektir.
Şair , 1377 yılında Mısır’a gitmiş ,Mısır sultanlığına
bağlılığını bildirip , intisap etmek istemiştir.Ilminin genişliği , sohbetinin
güzelliği sayesinde sultanını meclisine
kabul edilen şair, kendisi hakkında şunları söylüyor .” Gerçi gözsün kişinin
gözü yoktur ,ancak hafızası kuvvetli olur ; sözü gönlünde toplamaya , hatırda
tutmaya kuvvetinin tesiri olur.”
Darir , Mısır’da hükümdarın yanında beş yıl kalmış
,sultanın toplantılarına, şiir meclislerine katılmıştır . Hükümdar bir gün Darir’e demişti :
Gel ey gözsüz bana bir sire söyle
Kim anda suret ü hem siret olsun
Hem anda ilm anılsın adl anılsın
Içinde
ma’ni vü ma’rifet olsun
Bize
eğlence olsun dinlemekde
Yüregümüze
dahı kuvvet olsun
Darir
, hükümdarın bu isteği üzerine Kitabu Siretü’r-Resulullah adlı Arapça bir
kitabı Türkçe’ye çevirmiş ve Türk diline kıymetli bir eser kazandırmıştır.
sire:peygamberin hayatından kısa bir anekdot
suret :görünüş,kılık
siret:bir kimsenin içi,hali,tavrı,ahlakı.Hal
tercümesi
adl:adalet
ma’ni :mana
ma’rifet:herkesin
yapamadığı ustalık
dahı:dahi
ŞEYHİ (15.yüzyıl)
Sultan I.Murad,Yıldırım Bayezid,Çelebi Mehmed ve
II.Murad ‘ın padişahlıkları zamanında yaşamış olan Şeyhi, Iran’da hekimlik,
tasavvuf ve hikmet tahsili yapmıştır.Osmanlı sarayında itibar görmüş, sonra
Kütahya’ya dönerek bir aktar dükkanı
açmış,eczacılık ve
hekimlik yapmıştır.Bilhassa göz hekimliği alanında büyük şöhret yapmış,Çelebi
Sultan Mehmed’i iyileştirmiştir.Bu hadise üzerine padişah,şaire büyük
ihsanlarda
bulunmuş,hususi doktoru tayin etmiş,Tokuzlar adındaki bir köyü Şeyhi’ye
tımar olarak
vermiştir.Şeyhi,köye giderken,köyün eski sahipleri şairin yolunu keserler ve
onu döverler.Şeyhi saraya geri döner ve halini anlatmak için “Harname” adlı
mesneviyi yazar.Padişah da yol kesen köylüleri cezalandırır,şaire ihsanlarda
bulunur.
Harname,hiciv türünün başarılı örneklerinden biridir.Şeyhi,bu
eserinde ince bir mizah ile insani zaafları hicvetmiştir.Eserin kahramanı bir
eşektir.Hakettiğinden fazlasını ister.Çayırda gördüğü öküzlere özenir.Onlar
gibi olmayı ister.Fakat bu hatasının sonunda kulaklarından ve kuyruğundan olur.
Hikaye şöyledir;
Bir eşek var idi zaif ü nizar
Yük elinden katı
şikeste vü zar
Gah odundu vü gah suda idi
Dün ü gün kahr ile kısuda idi
.........
Arkasından alınsa palanı
Sanki it artığıydı kalanı
Birgün ıssı ider himayet ana
Yani kim gösterir inayet ana
Aldı
palanını vü saldı ota
Otlayarak
biraz yürüdü öte
Gördü
otlatda yürür öküzler
Odlu gözler ü gerlü göğüzler
.........
Boynuzı bazısının ay bigi
Kiminün halka halka yay bigi
........
Var idi bir eşek firasetlü
Hem ulu yollu hem kisayetlü
Ol
ulu katına bu miskin har
Vardı
yüz sürdü dedi ey server
.........
Bugün
otlakda gördüm öküzler
Gerüben yürür idi göğüzler
Yok mudur gökde bizim ıldızımız
K’olmadı yeryüzünde boynuzumuz
........
Böyle cevab verdi pir eşek
K’ey bela bendine esir eşek
Dün ü gün arpa buğday işlerler
Anı otlayıp anı dişlerler
Bizim ulu işimiz odundur
Od uran içimize o dundur
.........
Gezerek gördü bir göğermiş ekin
Sanki dutardı ol ekin ile kin
Yiyerek toydı karnı çağnadı
Yuvalandı vü biraz ağnadı
Çıkarır har çün enkerü’l-esvat
Ekin ıssına arz olur arasat
Ağaç elinde azm-i rah etdi
Tarlasını göricek ah etdi
Yüreği soğumadı söğmeg ile
Olımadı eşeği döğmeg ile
Bıçağını çekdi kodı ayruğunu
Kesdi kulağını vü kuyruğunu
Uğrayu geldi pir eşek nagah
Sordı halini kıldı derd ile ah
Batıl isteyü hakdan ayrıldım
Boynuz umdum kulakdan ayrıldım
Insanların imkanlar bakımından eşit olmadıkları,kiminin
doğuştan imtiyazlı olduğu, kiminin ise ne yapsa yoksulluktan kurtulamadığı ana
fikrinden hareketle şair şu mesajı verir:Herşeyin mutlaka bir bedeli vardır.
zaif:zayıf
nizar:zayıf,halsiz
katı:çok
şikeste:kırık
zar:ağlayan,inleyen
gah:bazen,kah
kısu:üzüntü
palan:eşeğe vurulan
eğer
ıss:sahip
himayet:koruma
ana:ona
inayet:yardım,iyilik
odlu:ateşli
gerlü:gerili
firasetlü:anlayışlı,bilgin
bigi:gibi
kiyasetlü:akıllı,zeki
har:eşek
server:başkan,reis
ıldız:yıldız
dun:alçak
göğermiş:yeşermiş
toydı:doydu
çağnadı:şarkı söyledi
ağnadı:yattı
çün:çünkü
enkerü’l-esvat:seslerin
en çirkini
arasat:mahşer yeri
azm-ı rah:yola çıkmak
ayrug:başkası
pir:yaşlı
nagah:ansızın
batıl:Hak olmayan
SÜLEYMAN ÇELEBİ
( 15.yüzyıl)
Mübarek günlerin vazgeçilmez bir parçası haline gelen Mevlid’in
yazarı Süleyman Çelebi 15.yüzyılda Bursa’da yaşamış,Yıldırım Bayezid devrinin
ünlü şeyhi Emir Sultan’a intisab etmiştir.Bursa’da Ulu Cami’in
imamıdır.Mevlid’in asıl adı “Vesiletü’n-necat” tır.
Süleyman Çelebi “Vesiletü’n-necat” ını bir dava ve bir
iddia üzerine yazmıştır.1409 yıllarında Ulu Cami’in imamı olduğu sırada Iranlı
bir vaizin “La nuferriku beyne ehadin min rusulihi”(Biz Allah’ın
peygamberlerinden hiçbirini ötekinden ayırmayız.) ayetini yanlış yorumlaması
Süleyman Çelebi’yi çok kızdırdı.Vaiz bu ayete dayanarak Allah’ın, peygamberleri
arasında hiç fark gözetmediğini,o halde Hz.Muhammed’in Isa Peygamber’den daha
üstün tutulamayacağını söyledi.Halbuki bu ayet Allah’ın değil,kulların dilinden
söylenmişti.Aslında Acem vaiz,Fetret devrini yaşayan Osmanlıları
yıpratmak,halkı birbirine düşürmek maksadıyla bilhassa böyle söylüyordu.
Müslümanların Hz.Muhammed’e olan saygı ve sevgisini zedelemeye çalışıyordu.Işte
Süleyman Çelebi bu kötü niyetlileri susturmak,Hz.Muhammed’in bütün
peygamberlerden üstün,en son peygamber olduğunu isbatlamak,şii-batıni akımlara
karşı ehl-i sünnet görüşünü savunmak için “Vesiletü’n-necat” adlı eserini
yazmıştır.
Mevlid’den
Allah adın zıkredelim evvela
Vacip oldur cümle işte her kula
Allah
adın her kim ol evvel ana
Her
işi asan eder Allah ana
............
Aşk
ile her ikm ki dinlerse bunu
Açıla
gönlünde rahmet gülşeni
...................
Amine hatun Muhammed anesi
Olsadeften doğdu ol dür danesi
Çünki Abdullah’tan oldu hamile
Vakt erişti hafta vü eyyam ile
Hem Muhammed gelmesi oldı yakin
Çok alametler belirdi gelmedin
.............
Ol gece kim doğdı ol hayru’l-beşer
Anesi anda neler gördü neler
.............
Dedi gördüm ol habibün anesi
Bir acep nur kim güneş pervanesi
Berk urup çıktı evimden nagehan
Göklere irdi vu nur oldı cihan
Indi göklerden melekler saf saf
Ka’be gibi kıldılar evim tavaf
Hem heva üzde döşendi bir döşek
Adı Sündüs döşeyen anı melek
Üç alem dahi dikildi üç yere
Her birisi eydeyim nire nire
Mağrib
u başrıkta ikisi anın
Biri
damında dikildi Ka’be’nin
Bildim anlardan ki ol halkın yeği
Kim yakın oldu cihana gelmeği
Çünki bu işler bana
oldı yakın
Ben evimden otururken yalnızın
Yarılıp divar çıktı nagehan
Üç bile huri bana oldı
ayan
Çevre yanıma gelip oturdılar
Mustafa’yı bir birine muştılar
Dediler
oğlın gibi hiç bir oğul
Yaradılalı
cihan gelmiş değil
vacip:Farz
derecesine yakın bulunan,yapılması gereken
cümle:Bütün
asan ider:Kolaylaştırır
ana:Ona
dürr:Inci
eyyam:Günler
Hayrü’l-beşer:Insanların
en hayırlısı
habib:Sevgili
acep:Acaip
berk:Şimşek
nagehan:Ansızın
alem:Bayrak,sancak,işaret
dahı:Dahi
eyitmek:Söylemek
mağrıb:Batı
maşrık:Doğu
yeğ:Üstün
yakin
olmak:Kat’i olarak bilme
ayan:Açık,belli,meydanda
muştu:Müjde
NECATİ BEY (15. yüzyıl)
Şair Necati Bey, Fatih Sultan Mehmed’in dikkatini çekmek
istemektedir. Padişahın sohbet arkadaşı ve sadrazam Mahmut Paşa’nın akrabası
olan Yorgi Amiruki’nin külahına, padişahla satranç oynamaya giderken bir
gazeleni sıkıştırır. Külahtaki kağıt padişahın dikkatini çeker. Okur ve çok
beğenir. 17 akçe ve Divan Katipliği ile Necati Beyi mükafatlandırır. Daha
sonraları Necati Bey’in Fatih’e üç kaside daha yazdığı bilinir.
Eser itmez nidelüm ah-ı
sehergah sana
Meğer insaf vire dostum Allah sana
Hoş olur sohbet-i mey gecede mehtap olıcak
Nur saç meclise gel kim demişüz mah sana
Nidelüm devr sunarsa sana şerbet bana zehr
Bu cihan böyle olur gah sana gah sana
Levh-i çehremde okumağa hikayat-ı gamı
Geceler subha değin şem’ tutar ah sana
Göz
yaşı encümeni rehber idünmezse eğer
Şeb-i
gamda iremez aşık-ı gümrah sana
Gece
gelmeyeceğin sohbete ey dil biliriz
Hele
var gör ki ne yüzden toğar ol mah sana
............
Ey
Necati taş iken lal ide hurşid gibi
Bir
nazar eyler ise himmet ile şah sana.
ah-sehergah:Seher vakti
inleme
sohbet-i mey:Içki sohbeti
olıcak:Olunca
mah:Ay
gah:Bazen,kah
levh-i çihre:Yüz
hikayat-ı gam:Acı,keder hikayeleri
subh:Sabah
şem:Mum
encüm:Yıldızlar
şeb-i gam:Gam gecesi
aşık-ı gümrah:Yolunu şaşırmış aşık
toğar:Doğar
la’l:Kırmızı ve değerli bir süs taşı
hurşid:Güneş
himmet:Gayret, emek
nazar eylemek:Bakmak
AHMET
PAŞA (15. yüzyıl)
XV.
yüzyılda yaşamış olan Ahmet Paşa, dönemin konuşma dilini şiirlerine yansıtmış olmanın
yanında bir devlet adamıdır. Fatih Sultan Mehmed’in hocası ve sohbet
arkadaşıdır. Osmanlı Sarayı’nda görev yapmış vezirmliğe kadar yükselmiştir.
Şiirlerinin çoğunda aşk ve tabiat
güzelliklerini işleyen şairin gözdelerinden birine aşık olduğu söylenir. Fatih
Sultan Mehmed, Ahmet Paşa’yı çok sevmesine rağmen olan bitenden rahatsız olmuş,
bu davranışı Saray gelenek ve göreneklerine hakaret saymış ve Ahmet Paşa’yı
Yedi Kule Zindanlarına kapattırmıştır.
Yedi
Kule Zindanlarında ölüm korkusuyla yaşamış olan şair, çok zor ve acı günler
geçirir. Orada aklına bağışlanmak için bir kaside yazmak gelir. Ve ünlü kerem kasidesini yazar.
Ey muhit-i keremin katresi umman-ı kerem
Bağ-ı cud ebr-i kefinden dolu baran-ı kerem
.......
Ayağı
toprağıdır cevher-i iksir-i hayat
Asitanı
tozudur sürme-yi ayan-ı kerem
Açılır
hulk-ı nesimiyle gül-i gülşen-i cud
Bezenir
lütf-i zülaliyle gülistan-ı kerem
.........
Gün
gibi saltanatın topu göğe ağsa ne ta’n
Sana
sunuldu bu meydanda çü çevgan-ı kerem
Kul
hata etse nola aff-ı şehinşah kanı
Tutalım iki elim kandayımış hani kerem
Ahmedim gam makası kesti dilim şem’ gibi
Sana ruşen diyemez halini sultan-ı kerem
Ahmet Paşa son arzusu olarak zindan görevlilerinden şiirin,
padişaha ulaştırılmasını ister. Şiirden
iyi anlayan, kendisi de şair olan Fatih Sultan Mehmed, kasidenin güzelliği
karşısında duygulanır, yanındakilere “Böyle güzel şiirler yazabilen bir aşk
adamına biz zarar vermemeliyiz” diyerek, şairi affeder.
Ahmet Paşa bundan sonra Saray’daki eski yerini alamaz. Bir
rivayete göre de Fatih tarafından Tuti Hatun biriyle evlendirilmiştir.
muhit-i
kerem:Cömertliği ile etrafı kuşatan
katre:Damla
umman-ı kerem:Cömertlik
denizi
bağ-ı
cud:Cömertlik bağı
ebr-i kef:Yağmur bulutu
baran-ı kerem: Cömertlik yağmuru
cevher-i iksir-i hayat:Hayat iksirinin özü
astan:Eşik
sürme-i ayan-ı kerem: Cömertlik meclisinin
sürmesi
hulk-ı nesim: Rüzgarın tabiatı, huyu
gül-i gülşen-i cud: Cömertlik bahçesinin
gülü
lutf-ı zülal: Soğuk, güzel suyun lutfu
gülistan-ı kerem: Cömertliğin gül bahçesi
ta’n: Yerme, ayıplama
ağsa:Yükselse , çıksa
çü:Çünkü
cevgan-ı kerem:Cömertlik değneği, bastonu
kanı:Hani
şem:Mum
ruşen:Açıkça
Bu
bahsi, daha sonra Fatih’in de nazire yazdığı Ahmet Paşa’nın güzel bir dörtlüğü
ile bitirelim:
Bizi hak etti heva yoluna sevda nidelim
Pay -mal eyledi bu zülfü seman-sa nidelim
Kul edinmezdi güzeller bizi illa nidelim
Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay
gönül..
hak:Toprak
heva:Heves, istek
pay-mal:Ayak altında kalmış, çiğnenmiş
zülf-i semensa:Sevgilinin
yasemin kokulu saçı
MİHRİ HATUN (15.
yüzyıl)
XV. yüzyılın hanım şairlerinden Mihri Hatun, şairlikte
Necati Bey’i kendisine örnek almış, ona benzemek istemektedir. Her yazdığı
şiiri şaire gönderir fikrini almak ister. Bir
rivayete göre Necati Bey, bundan hoşnut
değildir. Kızdığını ve şu mısraları yazdığını Latifi söyler:
Ey
benüm şi’rime nazire diyen
Çıkma
rah-ı edepten eyle hazer
Dime
kim işte vezn ü kafiyede
Şiirüm
oldu Necati’ye hem-sar
Harfi
üç olmağ ile ikisünün
Bir
midür filhakika ayb u hüner