Türk Bayrağı
Osmanlı Tarihi
Atatürk
Türk Tarihi
İslam Tarihi

- Oku
- Yaz

Divan Edebiyatı

Tuğra

          Milletlerin kendi özgeçmişleriyle,kültür yapılarıyla doğru orantılı edebiyatları vardır.

Türk milleti olarak bizim edebiyatımız ve onun bir bölümü her ne kadar zaman zaman inkar edilmiş,anlaşılamamış,yok sayılmış olsa bile dünyanın sayılı edebiyatlarındandır.

Türk milletinin varoluşundan bu yana yaşadıkları,hayat tecrübesi,sanat anlayışı, medeniyeti edebiyatına yansımıştır.Edebi eserler,yüzyıllardan bu güne kadar her dönemin toplumsal ve kültürel özelliklerini,insanlığı ve insani değerlerini farklı açılardan ele almış,anlatmıştır.            

          Bir milletin geçmişteki düşünce yapısını,hayat tarzını,kültür ve medeniyet birikimini, dünya görüşünü gelecek nesillere aktaran en önemli araç edebi eserlerdir.Dolayısıyla eserlerin incelenmesi,yazılış maceraları bize geçmişteki bilmediğimiz dünyaların kapısını açacaktır.Hayat şartlarının ve düşünce sisteminin değişmesi,Osmanlıya ait herşeye iyi-kötü ayırdetmeden karşı tavır koyan bir sözde aydın kitlesi sayesinde insanımız yıllardır eski edebiyatımızı tanıyamamış veya yanlış tanımıştır.Ancak son yıllarda yapılan objektif çalışmalar  bize atalarımızı anlatan geçmişle bağımızı tekrar kurmamızı sağlayabilecek bir adım niteliğindedir.

          Milletleri en güzel bir şeklide tanıyabilmenin yolu onların edebiyatlarını öğrenmekten geçer. Edebiyatımız da toplumun duygu , düşünce , kültür ve medeniyet değişimine ayak uydurmuş , zaman içinde farklı özellikler göstermiştir.

          Divan Edebiyatı Türklerin 11.yüzyılda Islam dinini kabul etmesiyle Maveraünnehir’de başlamış , 13. yüzyıldan itibaren  gelişmesini Anadolu’da sürdürmüştür.

          Bu edebiyat Islam kültürüne  dayalı olarak Arap ve Fars edebiyatlarının tesiri altında meydana geldiğinden “ Islami Türk Edebiyatı “ diye de anılır.Belirli bir kültür seviyesine ulaşmış ,eğitimli kişilere hitab etmesi sebebiyle  “ Yüksek Zümre Edebiyatı “ da denilmektedir.

          Divan Edebiyatı, Islam dininin tesiri ile  ortaya çıkmış olsa da , Iran ve Arap edebiyatlarının ve onların medeniyetlerinin izleri görülse de, zamanla bu tesirden kurtulmuş , kendine has bir takım  özellikler kazanarak millileşmiştir . Türk kimliğini bulmuş ,bağlı olduğu medeniyet ve kültür dünyasının zevkini , estetiğini , sanat anlayışını aksettirmiştir. Yine aynı şiirlerde halkın örf ve adetleri , hayat bakışı , kılık-kıyafet , düğün ,sünnet  eğlenceleri , devletin işleyişi ,bazı aksaklıklar dile getirilmiştir.

          Divan Edebiyatı’nın halktan ve günlük hayattan kopuk olduğu iddiasının ne kadar boş olduğu verilecek örneklerde görülecektir.Şu inkar edilemez bir gerçektir ki Divan şiiri , bir hayaller dünyasıdır.Stilize edilmiş  bir tabiat anlayışı hakimdir. Tabiat tasvirleri , hayvan , bahar,yaz ,kış ,yaz mevsimlerini tasvirleri  şairlerin hayal gücü ile süslenmiş , kalıplaşmış motifler halindedir.Bu bir gelenektir ve daha sonra gelen şairler aynı hayalleri daha güzel söylemek için yarışırlar.

          Aşk bu edebiyatın vazgeçilmez konusudur.Aşık daima bahtsız ,sevgili ise vefasız ve zalimdir.Acı çektirir.Bu, platonik bir aşktır. Bu şiir anlayışında ideal insan , maddeye değer vermemeli, dünya nimetlerine itibar etmemelidir . “ Rind “ adı verilen , malda mülkte gözü olmayan , insanların ilgisinden rahatsız olan , hoşgörülü  bu insan tipi, hep itibar görmüştür. Şair de kendisini böyle gösterir.

 

          Divan Edebiyatı , şiir ağırlıklı bir edebiyattır.Nesirden çok nazma değer verilmiş, bu alanda söz ustalığı yapmak gayretine düşülmüştür . Divan şiiri beyitlerle kurulur . Beyit sayısına , kafiye düzenine ve konularına göre isimler alan şiir şekilleri ; gazel ,kaside , mesnevi, musammat , terkib-i bent , terci-i bent , rubai ,kıta , mürfed...dir.

          Divan Edebiyatı’nın bir imparatorluk edebiyatı olduğu unutulmamalıdır.Çok geniş bir sahaya yayılmış bir bahçede elbette değişik renkler , değişik tad ve kokular bulunacaktır . Burada güzeller hep selvi boylu , kirpikleri ok, kaşları yay, gözleri ahu ,saçları sümbül ,ağızları gonca ,yanakları gül olsa da , öyle hayal edilse de bizim insanımız bizim dilimizle anlatılır.

          Agah Sırrı Levend, Divan Edebiyatı’nı başlı başına  bir alem olarak nitelendiriyor ve şöyle diyor : “Her gün biraz daha kesifleşen bir sis tabakası altında örtülüp giden bu alemin karanlık köşelerini aydınlatmak , bu suretle artık tarihe mal olmuş bulunan bu fikir , his ve hayal dünyasını tespite çalışmak en büyük emelimizdir.”

          Divan Edebiyatı  üç beş eserden müteşekkil değildir.Bu dönemin dili hakkında bir kaç esere bakarak hüküm vermek yanlış olur.Süleyman Çelebi’nin Mevlid ‘i , Nabi’nin Hayriyye’si  gibi dili sade,  yazıldıkları zaman  ve sonrasında halk tarafından çok okunan eserler mevcuttur.Bu edebiyatın içinde meydana getirilmiş olan Kuran tefsirleri , Hadis tercümeleri , mevlidler, siyerler, miraciyeler ,dini-destani halk hikayeleri, seyahatnameler, o gün halkın, dilini kolayca anlayabildiği eserlerdir . Divanların içindeki şiirlerin hemen hepsi yazıldıkları dönemde insanımızın anlayabildiği ve zevk alarak okuyabildiği sadeliktedir. Divan şiirinde bize yabancı gelen kelimeler, bugün kullanılmadığı için anlaşılamamaktadır.           Halbuki çağında bu eserler halkın ekseriyeti tarafından okunup anlaşılıyordu.

 

 

 

          Biz bu çalışmamızda Divan şiirlerinden bir olaya dayalı olanları, hikayeleri ile birlikte vermeye çalıştık.Anlatılanların çoğu elbette rivayetlerdir . Kayda geçmiş olanları olduğu gibi , söylenti halinde yayılmış , bu arada değişmiş , bir kaç şekilde anlatılan hadiseler de vardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

AHMEDI  ( 14.yüzyıl) 

 

          Ahmedi , 14.yüzyılda yaşamış Anadolu Türkçesi’nin en başarılı şairlerindendir.Öğrenimine Kütahya’da başlamış, sonra Mısır’a giderek tahsil hayatını orada tamamlamış , ilmini geliştirmiştir. Anadolu‘ya döndüğünde Sultan I.Murad’ın himayesine girmiş , sonraları Yıldırım Bayezid’in  sohbet arkadaşı olmuş, padişahtan büyük iltifat görmüştür.

          Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki çekişmeyi ve savaşı gören, sevdiği padişahın yenilgisine çok üzülen şair , Timur  tarafından da takdir edilmiş , fakat bu zalim hükümdarı bir türlü sevememiştir.

           Bazı kaynaklarda Nasreddin Hoca’ya atfedilen meşhur bir hikayenin aslında şair Ahmedi ile Timur arasında geçtiği rivayet edilir .

 

          “ Şairin  olgunluğuna ve tespitlerinin isabetine güvenen Timur , bir hamama bir gün bir çok güzeli toplamış . Bunları teker teker Ahmedi’nin önünden geçirip ,

          -Molla , sen güzelden anlarsın ,bunlara bir değer biç ,der.

          Ahmedi , her güzele , kimisi şu kadar altın ,kimisi şu kadar gümüş diyerek doğru değer biçince Timur ,

          -Bre Ahmedi , bana da bir değer biç, benim değerim ne kadardır ? der.

          Ahmedi ,” Sen seksen akçe edersin .” cevabını verir . Timur ,

          -Nasıl olur ? diye itiraz eder.Şu belimdeki peştamalın değeri seksen akçedir .

          Ahmedi ise ,

          -Benim de değer biçtiğim odur , yoksa sen beş para etmezsin , cevabını verir .”

 

          Timur’un bu cevaba hiddetlenmediği , aksine cesaretinden dolayı şaire iltifatlarda bulunduğu söylenir .Fakat şair Ahmedi’nin yıldızı Timur ile hiç bir zman barışmamıştır.

Timur’un ölümü dolayısı ile şu mısraları söylemiştir .

         

          Felek yire gövürüben Temur’u

          Konukladı  et ile mar u muru

 

 

felek:Dünya,kader

gövürüben:geçirerek

konukladı :ziyafet verdi

mar  u mur :yılan ve karınca

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ERZURUMLU KADI DARİR ( 14.yüzyıl)

 

 

          Doğuştan kör olmasına rağmen hafızası çok kuvvetli olan ve bu sayede Islam ilimlerini ve Arapça’yı çok iyi öğrenen Darir , aynı zamanda iyi bir şairdir . Darir , gözleri görmeyen ama demektir.

          Şair , 1377 yılında Mısır’a gitmiş ,Mısır sultanlığına bağlılığını bildirip , intisap etmek istemiştir.Ilminin genişliği , sohbetinin güzelliği sayesinde  sultanını meclisine kabul edilen şair, kendisi hakkında şunları söylüyor .” Gerçi gözsün kişinin gözü yoktur ,ancak hafızası kuvvetli olur ; sözü gönlünde toplamaya , hatırda tutmaya  kuvvetinin tesiri olur.”

          Darir , Mısır’da hükümdarın yanında beş yıl kalmış ,sultanın toplantılarına, şiir meclislerine katılmıştır . Hükümdar bir gün  Darir’e demişti :

 

          Gel ey gözsüz bana bir sire söyle

          Kim anda suret ü hem siret olsun

          Hem anda ilm anılsın adl anılsın

          Içinde ma’ni vü ma’rifet olsun

          Bize eğlence olsun dinlemekde

          Yüregümüze dahı kuvvet olsun

 

          Darir , hükümdarın bu isteği üzerine Kitabu Siretü’r-Resulullah adlı Arapça bir kitabı Türkçe’ye çevirmiş ve Türk diline kıymetli bir eser kazandırmıştır. 

 

 

sire:peygamberin hayatından kısa bir anekdot

suret :görünüş,kılık

siret:bir kimsenin içi,hali,tavrı,ahlakı.Hal tercümesi

adl:adalet

ma’ni :mana

ma’rifet:herkesin yapamadığı ustalık

dahı:dahi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞEYHİ  (15.yüzyıl)

 

          Sultan I.Murad,Yıldırım Bayezid,Çelebi Mehmed ve II.Murad ‘ın padişahlıkları zamanında yaşamış olan Şeyhi, Iran’da hekimlik, tasavvuf ve hikmet tahsili yapmıştır.Osmanlı sarayında itibar görmüş, sonra Kütahya’ya dönerek bir aktar dükkanı

açmış,eczacılık ve hekimlik yapmıştır.Bilhassa göz hekimliği alanında büyük şöhret yapmış,Çelebi Sultan Mehmed’i iyileştirmiştir.Bu hadise üzerine padişah,şaire büyük

ihsanlarda bulunmuş,hususi doktoru tayin etmiş,Tokuzlar adındaki bir köyü Şeyhi’ye

tımar olarak vermiştir.Şeyhi,köye giderken,köyün eski sahipleri şairin yolunu keserler ve onu döverler.Şeyhi saraya geri döner ve halini anlatmak için “Harname” adlı mesneviyi yazar.Padişah da yol kesen köylüleri cezalandırır,şaire ihsanlarda bulunur.

          Harname,hiciv türünün başarılı örneklerinden biridir.Şeyhi,bu eserinde ince bir mizah ile insani zaafları hicvetmiştir.Eserin kahramanı bir eşektir.Hakettiğinden fazlasını ister.Çayırda gördüğü öküzlere özenir.Onlar gibi olmayı ister.Fakat bu hatasının sonunda kulaklarından ve kuyruğundan olur.

          Hikaye şöyledir;

 

          Bir eşek var idi zaif ü nizar

          Yük elinden katı şikeste vü zar

 

          Gah odundu vü gah suda idi

          Dün ü gün kahr ile kısuda idi

          .........

          Arkasından alınsa palanı

          Sanki it artığıydı kalanı

 

          Birgün ıssı ider himayet ana

          Yani kim gösterir inayet ana

 

          Aldı palanını vü saldı ota

          Otlayarak biraz yürüdü öte

 

          Gördü otlatda yürür öküzler

          Odlu gözler ü gerlü göğüzler

          .........

          Boynuzı bazısının ay bigi

          Kiminün halka halka yay bigi

          ........

          Var idi bir eşek firasetlü

          Hem ulu yollu hem kisayetlü

 

          Ol ulu katına bu miskin har

          Vardı yüz sürdü dedi ey server

          .........

 

 

          Bugün otlakda gördüm öküzler

          Gerüben yürür idi göğüzler

 

          Yok mudur gökde bizim ıldızımız

          K’olmadı yeryüzünde boynuzumuz

          ........

          Böyle cevab verdi pir eşek

          K’ey bela bendine esir eşek

 

          Dün ü gün arpa buğday işlerler

          Anı otlayıp anı dişlerler

 

          Bizim ulu işimiz odundur

          Od uran içimize o dundur

          .........

          Gezerek gördü bir göğermiş ekin

          Sanki dutardı ol ekin ile kin

 

          Yiyerek toydı karnı çağnadı

          Yuvalandı vü biraz ağnadı

 

          Çıkarır har çün enkerü’l-esvat

          Ekin ıssına arz olur arasat

 

          Ağaç elinde azm-i rah etdi

          Tarlasını göricek ah etdi

 

          Yüreği soğumadı söğmeg ile

          Olımadı eşeği döğmeg ile

 

          Bıçağını çekdi kodı ayruğunu

          Kesdi kulağını vü kuyruğunu

 

          Uğrayu geldi pir eşek nagah

          Sordı halini kıldı derd ile ah

 

          Batıl isteyü hakdan ayrıldım

          Boynuz umdum kulakdan ayrıldım

         

          Insanların imkanlar bakımından eşit olmadıkları,kiminin doğuştan imtiyazlı olduğu, kiminin ise ne yapsa yoksulluktan kurtulamadığı ana fikrinden hareketle şair şu mesajı verir:Herşeyin mutlaka bir bedeli vardır.

 

 

 

zaif:zayıf

nizar:zayıf,halsiz

katı:çok

şikeste:kırık

zar:ağlayan,inleyen

gah:bazen,kah

kısu:üzüntü

palan:eşeğe vurulan eğer

ıss:sahip

himayet:koruma

ana:ona

inayet:yardım,iyilik

odlu:ateşli

gerlü:gerili

firasetlü:anlayışlı,bilgin

bigi:gibi

kiyasetlü:akıllı,zeki

har:eşek

server:başkan,reis

ıldız:yıldız

dun:alçak

göğermiş:yeşermiş

toydı:doydu

çağnadı:şarkı söyledi

ağnadı:yattı

çün:çünkü

enkerü’l-esvat:seslerin en çirkini

arasat:mahşer yeri

azm-ı rah:yola çıkmak

ayrug:başkası

pir:yaşlı

nagah:ansızın

batıl:Hak olmayan

 

 

         

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

          SÜLEYMAN  ÇELEBİ  ( 15.yüzyıl)

 

          Mübarek günlerin vazgeçilmez bir parçası haline gelen Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi 15.yüzyılda Bursa’da yaşamış,Yıldırım Bayezid devrinin ünlü şeyhi Emir Sultan’a intisab etmiştir.Bursa’da Ulu Cami’in imamıdır.Mevlid’in asıl adı “Vesiletü’n-necat” tır.

          Süleyman Çelebi “Vesiletü’n-necat” ını bir dava ve bir iddia üzerine yazmıştır.1409 yıllarında Ulu Cami’in imamı olduğu sırada Iranlı bir vaizin “La nuferriku beyne ehadin min rusulihi”(Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirini ötekinden ayırmayız.) ayetini yanlış yorumlaması Süleyman Çelebi’yi çok kızdırdı.Vaiz bu ayete dayanarak Allah’ın, peygamberleri arasında hiç fark gözetmediğini,o halde Hz.Muhammed’in Isa Peygamber’den daha üstün tutulamayacağını söyledi.Halbuki bu ayet Allah’ın değil,kulların dilinden söylenmişti.Aslında Acem vaiz,Fetret devrini yaşayan Osmanlıları yıpratmak,halkı birbirine düşürmek maksadıyla bilhassa böyle söylüyordu. Müslümanların Hz.Muhammed’e olan saygı ve sevgisini zedelemeye çalışıyordu.Işte Süleyman Çelebi bu kötü niyetlileri susturmak,Hz.Muhammed’in bütün peygamberlerden üstün,en son peygamber olduğunu isbatlamak,şii-batıni akımlara karşı ehl-i sünnet görüşünü savunmak için “Vesiletü’n-necat” adlı eserini yazmıştır.

 

          Mevlid’den

 

          Allah adın zıkredelim evvela

          Vacip oldur cümle işte her kula

 

          Allah adın her kim ol evvel ana

          Her işi asan eder Allah ana

          ............

 

          Aşk ile her ikm ki dinlerse bunu

          Açıla gönlünde rahmet gülşeni

 

          ...................

 

          Amine hatun Muhammed anesi

          Olsadeften doğdu ol dür danesi

 

          Çünki Abdullah’tan oldu hamile

          Vakt erişti hafta vü eyyam ile

 

          Hem Muhammed gelmesi oldı yakin

          Çok alametler belirdi gelmedin

 

          .............

 

 

 

          Ol gece kim doğdı ol hayru’l-beşer

          Anesi anda neler gördü neler

          .............

 

          Dedi gördüm ol habibün anesi

          Bir acep nur kim güneş pervanesi

 

          Berk urup çıktı evimden nagehan

          Göklere irdi vu nur oldı cihan

 

          Indi göklerden melekler saf saf

          Ka’be gibi kıldılar evim tavaf

 

          Hem heva üzde döşendi bir döşek

          Adı Sündüs döşeyen anı melek

 

          Üç alem dahi dikildi üç yere

          Her birisi eydeyim nire nire

 

          Mağrib u başrıkta ikisi anın

          Biri damında dikildi Ka’be’nin

         

          Bildim anlardan ki ol halkın yeği

          Kim yakın oldu cihana gelmeği

 

          Çünki  bu işler bana oldı yakın

          Ben evimden otururken yalnızın

 

          Yarılıp divar çıktı nagehan

          Üç bile huri bana oldı ayan

 

          Çevre yanıma gelip oturdılar

          Mustafa’yı bir birine muştılar

 

          Dediler oğlın gibi hiç bir oğul

          Yaradılalı cihan gelmiş değil

 

 

          vacip:Farz derecesine yakın bulunan,yapılması gereken

          cümle:Bütün

          asan ider:Kolaylaştırır

          ana:Ona

          dürr:Inci

          eyyam:Günler

          Hayrü’l-beşer:Insanların en hayırlısı

          habib:Sevgili

          acep:Acaip

          berk:Şimşek

          nagehan:Ansızın

          alem:Bayrak,sancak,işaret

          dahı:Dahi

          eyitmek:Söylemek

          mağrıb:Batı

          maşrık:Doğu

          yeğ:Üstün

          yakin olmak:Kat’i olarak bilme

          ayan:Açık,belli,meydanda

          muştu:Müjde

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

          NECATİ BEY   (15. yüzyıl)

 

          Şair Necati Bey, Fatih Sultan Mehmed’in dikkatini çekmek istemektedir. Padişahın sohbet arkadaşı ve sadrazam Mahmut Paşa’nın akrabası olan Yorgi Amiruki’nin külahına, padişahla satranç oynamaya giderken bir gazeleni sıkıştırır. Külahtaki kağıt padişahın dikkatini çeker. Okur ve çok beğenir. 17 akçe ve Divan Katipliği ile Necati Beyi mükafatlandırır. Daha sonraları Necati Bey’in Fatih’e üç kaside daha yazdığı bilinir.

 

          Eser itmez nidelüm ah-ı sehergah sana

          Meğer insaf vire dostum Allah sana

 

          Hoş olur sohbet-i mey gecede mehtap olıcak

          Nur saç meclise gel kim demişüz mah sana

 

          Nidelüm devr sunarsa sana şerbet bana zehr

          Bu cihan böyle olur gah sana gah sana

 

          Levh-i çehremde okumağa hikayat-ı gamı

          Geceler subha değin şem’ tutar ah sana

 

          Göz yaşı encümeni rehber idünmezse eğer

          Şeb-i gamda iremez aşık-ı gümrah sana

 

          Gece gelmeyeceğin sohbete ey dil biliriz

          Hele var gör ki ne yüzden toğar ol mah sana

 

          ............

 

          Ey Necati taş iken lal ide hurşid gibi

          Bir nazar eyler ise himmet ile şah sana.

 

 

ah-sehergah:Seher vakti inleme

sohbet-i mey:Içki sohbeti

olıcak:Olunca

mah:Ay

gah:Bazen,kah

levh-i çihre:Yüz

hikayat-ı gam:Acı,keder hikayeleri

subh:Sabah

şem:Mum

encüm:Yıldızlar

şeb-i gam:Gam gecesi

aşık-ı gümrah:Yolunu şaşırmış aşık

toğar:Doğar

la’l:Kırmızı ve değerli bir süs taşı

hurşid:Güneş

himmet:Gayret, emek

nazar eylemek:Bakmak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AHMET PAŞA (15. yüzyıl)

 

          XV. yüzyılda yaşamış olan Ahmet Paşa, dönemin konuşma dilini şiirlerine yansıtmış olmanın yanında bir devlet adamıdır. Fatih Sultan Mehmed’in hocası ve sohbet arkadaşıdır. Osmanlı Sarayı’nda görev yapmış vezirmliğe kadar yükselmiştir.

           Şiirlerinin çoğunda aşk ve tabiat güzelliklerini işleyen şairin gözdelerinden birine aşık olduğu söylenir. Fatih Sultan Mehmed, Ahmet Paşa’yı çok sevmesine rağmen olan bitenden rahatsız olmuş, bu davranışı Saray gelenek ve göreneklerine hakaret saymış ve Ahmet Paşa’yı Yedi Kule Zindanlarına kapattırmıştır.

          Yedi Kule Zindanlarında ölüm korkusuyla yaşamış olan şair, çok zor ve acı günler geçirir. Orada aklına bağışlanmak için bir kaside yazmak gelir. Ve ünlü kerem kasidesini yazar.

 

          Ey muhit-i keremin katresi umman-ı kerem

          Bağ-ı cud ebr-i kefinden dolu baran-ı kerem

 

          .......

         

          Ayağı toprağıdır cevher-i iksir-i hayat

          Asitanı tozudur sürme-yi ayan-ı kerem

 

          Açılır hulk-ı nesimiyle gül-i gülşen-i cud

          Bezenir lütf-i zülaliyle gülistan-ı kerem

 

          .........

 

          Gün gibi saltanatın topu göğe ağsa ne ta’n

          Sana sunuldu bu meydanda çü çevgan-ı kerem

 

          Kul hata etse nola aff-ı şehinşah kanı

          Tutalım iki elim kandayımış hani kerem

 

          Ahmedim gam makası kesti dilim şem’ gibi

          Sana ruşen diyemez halini sultan-ı kerem

 

          Ahmet Paşa son arzusu olarak zindan görevlilerinden şiirin, padişaha ulaştırılmasını ister.  Şiirden iyi anlayan, kendisi de şair olan Fatih Sultan Mehmed, kasidenin güzelliği karşısında duygulanır, yanındakilere “Böyle güzel şiirler yazabilen bir aşk adamına biz zarar vermemeliyiz” diyerek, şairi affeder.

          Ahmet Paşa bundan sonra Saray’daki eski yerini alamaz. Bir rivayete göre de Fatih tarafından Tuti Hatun biriyle evlendirilmiştir.

 

muhit-i kerem:Cömertliği ile etrafı kuşatan

katre:Damla

umman-ı kerem:Cömertlik denizi

bağ-ı cud:Cömertlik  bağı

ebr-i kef:Yağmur bulutu

baran-ı kerem: Cömertlik yağmuru

cevher-i iksir-i hayat:Hayat iksirinin özü

astan:Eşik

sürme-i ayan-ı kerem: Cömertlik meclisinin sürmesi

hulk-ı nesim: Rüzgarın tabiatı, huyu

gül-i gülşen-i cud: Cömertlik bahçesinin gülü

lutf-ı zülal: Soğuk, güzel suyun lutfu

gülistan-ı kerem: Cömertliğin  gül bahçesi

ta’n: Yerme, ayıplama

ağsa:Yükselse , çıksa

çü:Çünkü

cevgan-ı kerem:Cömertlik değneği, bastonu

kanı:Hani

şem:Mum

ruşen:Açıkça

 

 

 

 

          Bu bahsi, daha sonra Fatih’in de nazire yazdığı Ahmet Paşa’nın güzel bir dörtlüğü ile bitirelim:

 

         

 

Bizi hak etti heva yoluna sevda nidelim

Pay -mal eyledi bu zülfü seman-sa nidelim

Kul edinmezdi güzeller bizi illa nidelim

Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül..

 

hak:Toprak

heva:Heves, istek

pay-mal:Ayak altında kalmış, çiğnenmiş

zülf-i semensa:Sevgilinin yasemin kokulu saçı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MİHRİ HATUN  (15. yüzyıl)

 

          XV. yüzyılın hanım şairlerinden Mihri Hatun, şairlikte Necati Bey’i kendisine örnek almış, ona benzemek istemektedir. Her yazdığı şiiri şaire gönderir fikrini almak ister. Bir rivayete göre Necati Bey,  bundan hoşnut değildir. Kızdığını ve şu mısraları yazdığını Latifi söyler:

          Ey benüm şi’rime nazire diyen

          Çıkma rah-ı edepten eyle hazer

         

          Dime kim işte vezn ü kafiyede

          Şiirüm oldu Necati’ye hem-sar

 

          Harfi üç olmağ ile ikisünün

          Bir midür filhakika ayb u hüner