Türk Bayrağı
Osmanlı Tarihi
Atatürk
Türk Tarihi
İslam Tarihi

- Oku
- Yaz

Halk Edebiyatı

Dans

            Türk edebiyatının başlangıcı için kesin bir  tarih koymak mümkün değildir. Yalnız bu başlangıcı çok eski zamanlara, tarihin bilinmeyen devrelerine kadar götürmek mümkündür.

            Vesikalara dayanan en eski devre Büyük Hun Imparatorluğu zamanıdır. Bu devirden elimizde yazılı metin bulunmamaktadır. Fakat Çin kaynaklarında yazılı belgelerden edebiyatımızın millattan öncek yıllara uzandığını anlıyoruz.

            Halk Edebiyatı ile Divan Edebiyatı denilen yüksek zümre edebiyatının kesin çizgilerle ayrılmaya başlaması 14. yüzyılda olmuştur. Daha önceki devirlerde Türk edebiyatını bu şekilde bölümlere ayırmak söz konusu değildir. Destanlar çağı ve sonrasının en büyük özelliği sözlü olmasıdır.

            Türkler, dinlerini ve yurtlarını değiştirmiş, yeni devletler kurmuş , Türkçe başka dillerle kaynaşmaya başlamış ve bu yüzden edebiyatımız iki ayrı kolda gelişme göstermiştir. Şekil ve dil itibariyle Tekke  edebiyatı da, Halk Edebiyatı ile parallelik arz etmiştir.

            Halk Edebiyatı’nın en önemli özelliği, sözlü olmasıdır. Ağızdan ağıza nakledilerek musiki vasıtasıyla yaygınlaşmıştır. Halk şairleri , şiirlerini saz eşliğinde söylemişlerdir. Yazılı değildir. Halk şairleri bir kişiye değil , toplulma hitap etmişler ve kendi şiirlerinin bestekarı olmuşlardır .Hem kendi eserlerini , hem kendisinden önceki saz şairlerinin eserlerini okuyup  yayılmasında rol oynamışlardır. Ağızdan ağıza yayılan bu şiirler ya o zamanlarda veya daha sonraki dönemlerde “Cönk “ denilen şiir mecmualarında toplanmıştır.

            Halk edebiyatının en önemli özelliklerinden biri de anonim olmasıdır. Türküler, maniler,masallar , hikayeler , bilmeceler , vs.’nin ilk sahipleri unutulmuş olabilir. Hatta zamanla eserler şekil değişikliğine, konu değişikliğine uğrayabilmekte , çeşitli ilaveler yapılıp, bazı bölümler çıkarılabilmektedir.

            Halk Edebiyatı edebiyatımızın başlangıcından günümüze kadar kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Halk şiirimiz basmakalıplıktan uzaktır. Şairler içlerinden geldiği gibi sade, yalın , açık , anlaşılır, duru ,akıcı bir şekilde duygularını dile getirmişlerdir.

            Halk şairlerimizin şiirleri yetiştikleri çevreye göre de özellikler  taşımaktadır.  Köylerde ve göçebe aşiretler arasında yetişen şairlerimiz gelenekçidir. Bir çoğunun okuma-yazması yoktur. Köy hayatını ,yaşadıkları yerleri ,duygularını çok rahat anlatır.Dolambaçlı bir yol izlemezler. Konularını genellikle günlük hayattan seçerler.Örf ve adetlere  her şeyiyle bağlı kalmışlardır.

 

            Kasaba ve şehirlerde yetişen halk şairlerinin 17.yüzyıldan itibaren Divan şairleri etkisinde kaldıkları açıkca bellidir. Bir kısmı az , bir kısmı iyi okur yazardır.Bir çoğu da düzenli medrese tahsili almıştır. Divan şairlerine hayrandırlar. Onlar gibi yazmak gayretindedirler.Halk şiirinin saflık ve sadeliği bir yana bırakılmış, Divan şiirinin kuralları da tam benimsenmemiş ,arada kalınmıştır.

            Halk şiirini besleyen bir önemli kaynak  Yeniçeri Ocağı’dır.Asker şairler daha çok tarihi olayları,  destani söyleyişleri ile şiirlerine yansıtmışlardır.Zaferler , yenilgiler , akınlar onlar sayesinde ölümsüzleşmiştir.

            Halk şiirinde tekkelere ve bir tarikata bağlı olarak yetişen şairlerimiz de önemli bir yer tutar. Halk şiirimiz hayatı efsaneleştirmiş bir çok tekke şairini de bünyesinde barındırır.

 

            Bu çalışmada eserler tarih sırası gözetilerek verilmeye çalışılmıştır.Fakat anonim edebiyatımıza ait bazı bölümlerin hangi yüzyıla ait olduğu tam olarak bilinmediğinden sıralanması sıkıntı yaratmıştır. Onlar ayrı bir grup olarak değerlendirilmiştir.

 

 

 

 

 

İSLAMİYET ÖNCESİ DÖNEMDE TÜRK ŞİİRİ

            Türkler için toprak çok önemlidir.Hele bu vatan  toprağının bir parçası ise daha büyük bir önem arzetmektedir.

            Kaybedilen topraklar her zaman hüzün vermiştir. Edebiyatımızda kaybedilmiş topraklar için söylenmiş ilk şiir, bir Hun şiiridir. M.Ö.119 yılında Hunlar toprak kaybetmişler,kaybedilen topraklar için şu ağıdı, adı bilinmeyen bir şair söylemiştir. Şiir , Çin kaynaklarından tercüme edilmiş olmasına rağmen dörtlük halindedir.

Yen-çi-şen dağını yitirdik

Kadınlarımızın güzelliğini aldılar

Si-Ian-şan yaylasını yitirdik

Hayvanlarımızı üretecek yeri aldılar

 

            Destanlar sadece milletlerin abartılmış kahramanlık hikayeleri değildir.Abartılar, süsler, yaldızlar kazındığında gerçekler ortaya çıkar. Milletlerin bilinmeyen devirleri ile ilgili bilgiler elde edilebilir.Bizim ilk destanlarımızdan olan Oğuz Kağan  Destanı’nın kahramanı Oğuz Kağan da  gerçek bir şahsiyettir.Halkın gözünde destandaki gibi olağanüstü bir kahramandır.

OĞUZ  KAĞAN  DESTANI’ ndan

            Ay Kağan’ın gözü parladı. Doğum sancıları başladı ve bir oğlu oldu.Çocuk perilerden güzeldi. Bir zaman sonra yiğit oldu.

            Hep milleti için çalıştı. Onlar için en iyisini yapmaya çalıştı.

            Bir gün göklerden bir ışık indi.Oğuz Kağan,ışığa yürüdü.Içinde bir kız vardı.Çok güzeldi.Onu kendine eş olarak aldı.Üç oğlu oldu.Adlarını Gün, Ay, Yıldız koydular.

Bir zaman sonra Oğuz Kağan ormana ava gitmişti. Bir ağaç kovuğunda çok güzel bir kız vardı.Onu da kendine eş olarak aldı.Ondan da Gök, Dağ, Deniz adını verdiği üç oğlu oldu.

            Sonra Oğuz Kağan büyük bir ziyafet verdi.Bütün halkı , beyleri çağırdı.Yediler, içtiler ve ziyafet sonunda halka ve beylere bir şiir söyledi :

Ben sizlere oldum kağan

Aldım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan (talih)

Bozkurt olsun bize uran(savaş haykırışı)

Demir kargı olsun orman

Av yerinde yürüsün kulan (yaban atı)

Daha deniz, daha müren (ırmak)

Güneş bayrak , gök kurıkan(çadır)

            Daha sonra dört bir yana haberciler gönderip savaş hazırlıkları yapılmasını emretti.

 

 

ALP ER TUNGA SAGUSU

            Ağıt, ölenin ardından söylenen, onun hayattayken yaptığı iyilikleri , ölümünden duyulan acıyı dile getiren şiirlere verilen isimdir.Islamiyyet’ten önce Türklerin Orta Asya’daki şamanist devirlerinde ölü için yapılan törenler geniş yer tutardı. Orhun Kitabeleri’nde de ölüler için yapılan “Yuğ” törenlerinden bahsedilir. Divan ü Lugati’t-Türk adlı önemli eserde büyük türk kahramanı Alp Er Tunga’nın ölümü üzerine söylenen sagu belki de kayda değer ilk  ağıt örneğidir.

            Çeşitli kaynaklarda - ki bu kaynaklar Türk, Iran, Arap, Hint, Eski Yunan ve Asur kaynaklarıdır- Alp Er Tunga’ya ait bir çok rivayet vardır.

            Asur kaynaklarında Alp Er Tunga, Saka hükümdarıdır.Medya kralı Kiyaksares (Şehname’de Keyhüsrev) onu ziyafete çağırır.Sarhoş eder ve hile ile öldürtür. (M.Ö.626,625, 624, ?)

Bu hadise Iranlılar için bayram, Türkler için ise yas olur.

 

ALP ER TUNGA SAGUSU

 

Alp Er Tunga öldi mü

Isız ajun kaldı mu

Özlek öçin aldı mu

Emdi yürek yırtılur

 

Özlek yarağ közetti

Ogrı tuzak uzattı

Begler begin azıttı

Kaçsa kalı kurtulur

 

Öğreyüki mundağ ok

Munda adın tizdağ ok

Atsa ajun uğrap ok

Tağlar başı kertilür

 

Begler atın argurup

Kagdu anı turgurup

Mengzi yüzü sargarup

Körküm anğar türtülür

 

Ulşıp eren börleyü

Yırtıp yaka urlayu

Sıkrıp üni yurlayu

Sıgtap közü örtülür

 

Könglüm için örtedi

Yitmiş yaşığ kartadı

Keçmiş özüğ irtedi

Tün kün keçüp irtelür

 

AÇIKLAMASI

Alp Er Tunga öldü mü?

Kötü dünya kaldı mı?

Zaman öcünü aldı mı?

Şimdi yürek yırtılır

 

Zaman fırsat gözetti

Gizil tuzak uzattı

Beyler beyini azıttı

Kaçsa nasıl  kurtulu?

 

Adeti böyle işte

Bunda başka sebeb yok

Felek ok atıp vursa

Dağlar başı kertilir

 

Beğler atlarını yoruyor

Kaygı onları zayıflatıyor

Benizleri yüzleri sararıp

Safran sürülmüş gibi oluyor

 

Erler kurtlar gibi uluşup

Bağırıp  yaka (larını) yırtıyor

Kısık seslerle haykırıyor

(Gözleri yaşlarla) örtülünceye kadar ağlıyorlar

 

Gönlüm içten yandı

Kaybolmuş yarayı kaktı

Geceleri gün(ler)i aradı(m)

Gece(ler) gün(ler) geçse (o yine) aranır.

 

 

yırtılur: Parçalanır

azıttı: Yolunu şaşırdı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YOLLUG TİGİN ( 8. yüzyıl )

            Göktürk Kitabeleri , Türk dilinin ilk yazılı belgeleridir. 8.Yüzyılda diktirilmiş olan bu yazıtlar , Türk hakanlarının, kavimlerini Çin egemenliğinden kurtarmak ve onların bağımsız olmalarını sağlamak için verdikleri mücadeleyi anlatmaktadır.

            Kitabeler üç büyük devlet adamı adına hazırlanmıştır. M.S.720-725 yılında vezir Tonyukuk ,732’de Kül Tigin ,735’te Bilge Kağan anıtları diktirilmiştir.

            Kül Tigin , Bilge Kağan kitabelerini, güzel bir uslüpla adı bilinen ilk ediblerimizden olan Yollug Tigin yazmıştır.

     Yollug Tigin kitabelerin yazılış hikayesini şu şiirde anlatmıştır.

 

Bunca bitig bitigme         

Men Kül Tigin atısı

Yollug Tigin bitidim

 

Yigirmi kün olurup

Bu taşa bu tamga kop

Yollug Tigin bitidim

 

AÇIKLAMASI:

Bunca yazılar yazan

Ben Kül Tigin atası

Ben Yollug Tigin yazdım

 

Tam yirmi gün oturup

Bu taşa damga koyup

Ben Yollug Tigin yazdım

 

 

 

 

 

 

AHMED YESEVİ (12.yüzyıl )

Türkler arasında ilk tarikatı kuran ve binlerce Türk üzerinde asırlarca etkili olan ilk büyük sufi, Hoca Ahmed Yesevi’dir.

Ahmed Yesevi ile ilgili olarak anlatılan bir çok menkıbe vardır ve hayatı destanlaştırılmıştır.

Küçük yaşta öksüz kalan Ahmed Yesevi’ye ,Şeyh Arslan Baba sahip çıkarak onun yetişmesine yardımcı oldu.Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Ahmed Yesevi, 1166 tarihinde vefat etmiştir. Fakat Hoca Ahmed Yesevi , Hz.Muhammed(sav)’in vefat yaşı olan 63 yaşına gelince artık toprak üstünde yaşamak istemedi.Kendisine toprak altında bir hücre yaptırdı. Ömrünün geri kalan kısmını bu hücrede geçirdi. Allah (CC) ve Peygamber (sav) aşkı ile, kalan ömrünü bu çilehanede tamamlamaktan duyduğu memnuniyeti , hazzı ve huzuru bir hikmetinde şöyle dile getirmiştir :

 

 

Ol Kaadir’im kudret bilen nazar kıldı

Hurrem bolıp yir astıga kirdim mına

Garip benden bu dünyadın güzer kıldı

Mahrem bolıp yir astıga kirdim mına

           

Zakir bolıp şakir bolıp Haknı taptım

Şeyda bolıp rüsva bolıp candın ötdim

Andın sonra vahdet meydin katre tattım

Hemdem bolıp yir astıga kirdim mına

 

Altmış üçke yaşum yetdi bir künçe yok

Va dirigaa! Haknı tapmay könglüm sınuk

Yir üstide “Sultan men” tip boldım ulug

Pür-gam bolıp yir astıga kirdim mına

 

Başım tofrak cismim tofrak özim tofrak

Köydim yandım bolalmadım hergiz apak

Hak vaslıga yeter-men tip ruhum müştak

Zemzem bolıp yir astıga kirdim mına

 

Pir-i mugan cür’ası-dın katre tattım

Hu hu tiyu yaşım bilen tünler kattım

Bi-hamdillah Hak vaslıga ahır yettim

Şebnem bolıp yir astıga kirdim mına

 

Kimni körsem hizmet kılup kulı boldım

Tofrak-sıfat yol üstide yolı boldım

Aşıklarını köyüp öçken küli boldım

Merhem bolıp yir astığa kirdim mına

           

           

AÇIKLAMASI:

Güçlü Tanrım kudretle şöyle bir baktı

Sevinç duyup yer altına girdim işte

Garip kulun dünyasından geçti gitti

(Bir) dost olup yer altına girdim işte

 

Zikreyledim, şükreyledim , Hakk’a taptım

Deli oldum, ayıplandım, candan geçtim

Ondan sonra birlik şarabından damla tattım

(Hz.Muhammed(sav)’le) hemdem olup yer altına girdim işte

 

           

 

           

Yaşım altmışüçe vardı, bana bir günden az geldi

Eyvah, yazık Tanrı nerede?Gönlüm kırık

Yer üstünde “Sultan benim” diyerek ululandım

Gamla dolup yer altına girdim işte

 

Başım toprak, tenim toprak, özüm toprak

Yandım, yandım , olamadım asla ap-ak

Her vasıla varam deyip ruhum müştak

Zemzem olup yer altına girdim işte

 

Şeyhimin aşk  şarabından damla tattım

Hu hu diye yaş dökerek sabahladım

Hamdolsun ki en sonunda Hakk’a vardım

Bir çiğ olup yer altına girdim işte

 

Kimi görsem hizmet eder, kul olurdum

Toprak gibi yollarına yol olurdum

Aşıkları yakıp sönen kül olurdum

Merhem olup yer altına girdim işte

 

 

 

 

YUNUS EMRE (1241 ?-1321?) (13.yüzyıl )      

            Yunus Emre 13. asrın sonlarında , 14. asrın başlarında Orta Anadolu’da yaşamış bir Türkmen dervişi idi.Zamanla şeyhlik derecesine yükselip zaviyeler kurmuştur.

            Yunus Emre’nin ve şiirlerinin Anadolu’nun Islamlaşmasında , ayrı düşünce ve inanıştaki insanların   bir arada yaşamasında büyük rolü olmuştur.

       Yunus Emre ile ilgili anlatılan bir çok menkıbe vardır.

            Yunus Emre bir kaç kez Mevlana ile buluşmuş ve birbirlerine derin bir sevgi ve saygı duymuşlardır.

            Mevlena’nın vefatını haber alan Yunus Emre buna çok üzülmüş , ağlamış, onun türbesinin yapımında ırgat olarak çalışmaya başlamış.Taş, tuğla taşıyormuş. Bir seher vakti başmimar inşaatı kontrole geldiğinde bir işçinin tuğlayı “ Allah ,Hak ! ..” diyerek fırlattığını, tuğlanın havada bir kaç kere döndükten sonra kubbede yerini aldığını görmüş.”Kimdir bu ?” diye yaklaşınca Yunus’u tanımış.

            Yunus, kerameti  ortaya çıktığı için Konya’dan ayrılmış.Kendine bir şeyh aramak için yollara düşmüş. Yol üzerinde rastladığı bir tekkeye kapılanmak istemiş. Perişan kıyafeti yüzünden tekkenin müritleri Yunus’la alay etmişler. Bu tavırlara alınan , gönlü incinen Yunus şu şiiri söylemiş.

            Dervişlik dedikleri

            Hırka ile tac değil

            Gönlün derviş eyleyen

            Hırkaya muhtac değil

           

            Hırkanın ne suçu var

            Sen yoluna varmazsan

            Vargıl yolunca yürü

            Er yolu kalmaç değil

 

            Girsin şeyhin yoluna

            Yalın ayak baş açık

            Er var dirlik dirilmiş

            Yalınayak aç değil

 

            Durmuş marifet söyler

            Erene Yunus Emre

            Yoldaş eriyle yoldadır

            Yolsuza yoldaş değil

 

diyerek  dış görünüşe önem veren müridlerin yanından ve o tekkeden ayrılır.

            Yunus Emre’nin destansı hayatını, yine bir destan tamamlar.Bir inanışa göre Yunus Emre ‘nin üç bin manzumesi vardır. Bunlar bir deftere yazılmıştır. Yunus ölünce bu defter, Molla Kasım denilen bir yobazın eline geçmiştir.

            Molla Kasım, bir dere kenarına oturup Yunus’un şiirlerini okumaya başlamış. Şiirler içinde medrese inancına uygun olmayanları yırtıp yakmış.Bin tanesini yaktıktan sonra usanan Molla Kasım, diğer bin şiiri okuyup , beğenmeyip sayfa sayfa koparıp kenarında oturduğu dereye atmış.

            Ikibin birinci şiire gözü takılmış. Cennet- Cehennem hakkında medrese inanışları, cahil hocalar ve sahte dervişleri anlatan bir şiirle karşılaşmış.

Ben dervişim diyene bin ün edesim gelür

Seğirdüben sesine varup yetesim gelür

 

Sırat kıldan incedür kılıçdan keskincedür

Varub anun üstüne evler yapasım gelür

           

Altında gayya vardur içi nar ile pürdür

Varuban ol gölgede biraz yatasım gelür

           

Od’a gölge dedüğme ta’netmenüz hocalar

Hatırunuz hoş olsun yanub tütesim gelür

 

Ben günahumca yanam rahmet suyıyla yunam

Iki kanad takınam biraz uçasım gelür

 

Andan Cennet’e varam Cennet’de Hakk’ı görem

Huri ile Gılman’ı bir bir kaçasım gelür

 

Derviş Yunus bu sözi  eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeker bir Molla Kasım gelür.

 

ün etmek:Seslenmek

seğürdüben: Koşarak

gayya:Cehennem çukuru

nar:Ateş

od:Ateş

tanetmek:Ayıplamak

siga:Imtihan

 

            Mola Kasım, bu şiiri okuyunca “Ben ne yaptım ?” diye dövünmeye başlamış.Derler ki;  yakılan  bin şiiri gökte melekler ,denize atılan bin şiiri balıklar , Molla Kasım’ın elinde kalan bin şiiri ise, insanlar okumaktaymış.

            Yunus, Porsuk’la Sakarya kavşağında , Sarıköy ‘de doğmuştur. Çocukken mektebe verilmiş , ama alfabeyi sökememiş, okumaya dili dönmemiş , en sonunda hocasına :

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaradılmışı hoş gördük

Yaradandan ötürü

 

deyip mektepten ayrılmış.

            Yunus şeyhinin buyruğuyla irşad seyahatine çıkar ve yıllarca gurbette  gezer. Irşad gezisi sırasında şeyhi Tapduk ‘u çok özler. Bu hasretle şu  şiiri söyler:

Şol benim şeyhimi görmeye kim gelir

Zevk ile sefalar sürmeye kim gelir !

 

Şeyhimin illeri, uzaktır yolları

Açılmış gülleri dermeğe kim gelir !

 

Şeyhimin özünü , severim yüzünü

Mübarek yüzünü görmeye kim gelir !

 

Şeyhimin ilinde asası elinde

Şeyhimin yolunda ölmeğe kim gelir !

           

Ahd ile vefalar , zevk ile sefalar

Bu yolda cefalar çekmeğe kim gelir !

 

Ah ile gözyaşı, Yunus’un haldaşı

Zehr’le pişen aşı yemeğe kim gelir !

 

 

YUNUS  EMRE’NİN ÇEVRESİNDEKİ ŞAHISLAR İLE İLGİLİ  BİR  RİVAYET

            Nallıhan’da yaşayan Tekkeli Hamza Sultan’ın oğlu Hulbiye Sultan Yunus Emre’nin şeyhi Emrem Sultan’ın kızı Bacım Sultan’ı ister. Gelin, köyden yola çıkar, Erenler civarına gelir. Öğle namazını kılmak için atlardan inilir. Gelin, atın üzerindedir. Namazdan sonra bakarlar, gelin atın üzerinde yok. Gelini ararlar ama bulamazlar. Emrem Sultan’a  bulamadıklarını haber verirler. Emrem Sultan, “Gelin yerini buldu, orada arayın” der.

            Gelini, bir tepede ardıç ağacına yaslanmış olarak bulurlar. Gelmesi istendiğinde “ Ben buraya kadar geldim , geri yolu da oğlunuz gelsin “ cevabını alırlar. Hulbiye Sultan yanına gelir,evlenirler. Orada bir köy kurarlar. Bacım Sultan ,evini gelene geçene açar. Yedirir, içirir, doyurur. Bu yüzden o köyün adı ,Tekke Köyü olur.Bu hadise ,bir ilahide şöyle anlatılır.

Erenlere selam verdik

Öğlenin dal vaktinde namaza durduk

Selam verdik gelin kayboldu

Birden atları sürdüler

Tekke taşında gördüler

Buyurun gidelim dediler

Akşam oldu görüştüler

Iki hasret kavuştular

Zikr-i tevhit söyleştiler

Kıbleye karşı durursun

Sol yanına buyurursun

Nikabın yüzünden alır mısın ?

Benim adım Bacım Sultan

Senin adın Hulbiye Sultan

Yunus eşiğimizde yatan

Ben Allah’ın aşıkıyım

Zikr-i tevhit maşukuyum

Peygamberler dervişiyim           

 

 

 

 

 

 

YAVUZ SULTAN SELİM ( 16.  yüzyıl)

            Yavuz Sultan Selim idari ve askeri dehasının yanında , büyük bir şairdir.Divan meydana getirecek sayıda şiirleri vardır.

       Yavuz ile ilgili olarak anlatılan güzel bir hikayecik vardır.

            Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinden dönüşte  ordusuyla birlikte o kışı Şam’da geçirir. Şam’ın ileri gelenlerinden birinin konağında ağırlanmaktadır. Misafir edildikleri konakta hizmetkarlar sultanın çevresinde pervane olurlar.Hizmetkarlar arasında sultanın yatağını hazırlamakla görevlendirilmiş olan genç kız ise ,sultana aşık olur. Fakat bir türlü derdini söyleyemez.Bir gün cesaretini toplayıp , sultanın yatağını düzelttikten sonra yatağın yanındaki duvara şu mısrayı yazar.

 

“Aşık olan neylesin ?”

Bu mısrayı okuyan hünkar ,hemen altına ,

“Derdi ne ise söylesin.” mısraı ile karşılık verir.

Ertesi gece ,sultanın duvarında bir mısra daha vardır :

“Ya korkarsa neylesin?”

Bu olup bitenden çok duygulanan ve hoşuna giden Yavuz’un cevabı ise şöyledir:

“Hiç korkmasın söylesin”

            Bundan cesaret alan kızcağız akşam yatağı hazırlayınca odadan çıkmaz, hünkarı bekler. Yavuz Sultan Selim içeri girince, o kadar heyecanlanır ki kalbi durur. Bu duruma çok üzülen padişah ,bu masum kız için Şam’da güzel bir türbe yaptırır.

 

 

 

 

PİR SULTAN ABDAL (16. yüzyıl)

            Pir Sultan Abdal 16. yüzyılda yaşamış bir şairimizdir.O devirde yaşamış bir çok şairimiz gibi ,hayatı hakkında yeteri kadar bilgi yoktur.Sivas’ın Yıldızeli kasabasına bağlı Banaz köyündendir.Tarikat şeyhi Alevi dedesi olarak hayatını sürdürmüştür.

       Hayatı destanlaştırılmış olarak şu şekilde anlatılır.

            Pir Sultan’ın soyu Hz.Muhammed(sav)’e kadar uzanmaktadır.Soyu Yemen’den gelip Sivas’a yerleşmiştir. Hızır Paşa da Sivas’lıdır ve Pir Sultan’ın müridlerindendir.Bir gün Paşa Pir Sultan’ın ayaklarına kapanıp yüksek bir mevkiye geçmesi için himmet etmesini ister. O da “Hızır, vezir olursan beni asarsın “ der. Hızır, Istanbul’a gelir, gerçekten Sivas paşası olarak geri döner. Bu dönüşte şeyhini ziyaret eder. Onun için bir ziyafet vermek ister. Fakat Pir Sultan :

·      Hızır , sen zina ettin. Senin yemeğini ben değil , köpeklerim bile yemez, der.

Hakikaten Sivas’taki konaktan seslenip ,Banaz’daki iki köpeğini getirtir. Köpekler yemekleri koklamazlar bile.

            Paşa bu hakarete çok sinirlenir.Sivas kalesine hapsedilmesini ister Pir Sultan’ın. Bir zaman sonra vicdan azabı çekmeye başlar.Pir Sultan’ı huzuruna getirterek :

Içinde Şah’ın geçmediği üç şiir söyle, seni bağışlayayım, der.

            Pir Sultan da şu üç şiiri söyler.

 

I-

Hızır  Paşa ile berdar etmeden (berdar:Asılmış)

Açılın kapılar Şah’a gidelim

Siyaset günleri gelip yetmeden

Açılın kapılar  Şah’a gidelim

 

Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne

Can boyanmak ister Ali müşküne (müşk:Koku)

Pirim Ali Onik’ Imam aşkına

Açılın kapılar Şah’a gidelim

 

 

Her nereye gitsem yolum dumandır

Bizi böyle kılan ahd ü amandır

Zincir boynum sıktı hayli zamandır

Açılın kapılar Şah’a gidelim

 

Yaz selleri gibi akar çağlarım

Hançer aldım ciğerciğim dağlarım

Garip kaldım şu arada ağlarım

Açılın kapılar Şah’a gidelim

 

Pir Sultan’ın eydür mürvetli Şahım (eydür:Söyler)

Yaram baş verdi sızlar ciğergahım

Arşa direk olmuştur ahım

Açılın kapılar Şah’a gidelim

II-

Kul olayım kalem tutan eline

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz (ahval:Haller)

Şekerler ezeyim şirin diline

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

 

Allah’ı seversen katip böyle yaz

Dün ü gün ol Şah’a eylerim niyaz (dün ü gün:Gece gündüz ;niyaz:Yalvarma)

Umarım yıkılsın şu kanlı Sivas

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

 

Sivas illerinde zilim çalınır

Çamlı beller bölük bölük bölünür

Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

 

Münafıkın her dediği oluyor

Gül benzimiz sararıban soluyor

Gidi Mervan şad oluban gülüyor

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

 

Pir Sultan Abdal’ım hey Hızır Paşa

Gör ki neler gelir sağ olan başa

Hasret koydu bizi kavim kardaşa

Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz.

 

           

 

 

III-

Karşıdan görünen ne güzel yayla

Bir dem süremedim giderim böyle

Ala gözlü pirim sen himmet eyle

Ben de bu yayladan Şah’a giderim

 

Eğer göverüben bostan olursam

Şu halkın diline destan olursam

Kara toprak senden üstün olursam

Ben de bu yayladan Şah’a giderim

 

Bir bölük turnaya sökün dediler

Yürekteki derdi dökün dediler

Yayladan ötesi yakın dediler

Ben de bu yayladan Şah’a giderim

 

Dost elinden dolu içmiş deliyim

Üstü kan köpüklü meşe seliyim

Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim

Ben de bu yayladan Şah’a giderim.

 

            Hızır Paşa ‘ya bu şiirler iletildiğinde artık Pir Sultan’ın idam fermanı da imzalanmış olur. Pir Sultan darağacına giderken de şu şiiri söyler.

Bize de Banaz’da Pir Sultan derler

Bizi kem kişi de bellemesinler (kem:Kötü )

Paşa hademine tenbih eylesin

Kolumu çekip elim bağlamasınlar

 

Hüseyn Gazi Sultan binsin atına (Hüseyn Gazi:Battal Gazi’nin babası)

Dayanılmaz çarh-ı felek zadına (zad: Iş)

Bizden selam söylen ev külfetine (külfet:Ev halkı)

Çıkıp ile karşı  ağlamasınlar (il:El,yabancı)

Ala gözlüm zülfün kelep eylesin (toplasın)

Döksün mah yüzüne nikab eylesin (mah: Ay ; nikab: Perde)

Ali Baba Hak’tan dilek eylesin (Ali Baba:Pir Sultan’ın arkadaşı)

Bizi dar dibinde eğlemesinler

 

Ali Baba eğer söze uyarsa

Emir Huda’dandır beyler kıyarsa

Ali gözlü yavrularım duyarsa

Alın çözüp kara bağlamasınlar

 

 

 

Surrum işlenmedi kaddim büküldü (Dileğime eremedim ;kadd:Boy)

Beyaz vücudumun beni söküldü

Önüm sıra kırklar pirler çekildi

Daha beyler bizi dillemesinler

 

Pir Sultan Abdal’ım çoşkun akarım

Akar akar dost yoluna bakarım

Pirim aldım seyrangaha çıkarım

Daha Yıldız dağın yaylamasınlar.

 

            Pir Sultan asıldıktan sonra ertesi gün kahvede toplananlardan biri “Ben onu bu sabah Koçhisar yolunda , Seyfebeli’nde gördüm” der.

            Bir diğeri “ Olmaz, ben onu Malatya yolunda Kardeşler Gediği’nde gördüm”, bir başkası, “ Ben onu Yenihan yolunda Şahna Gediği’nde gördüm “, başka biri de “Yayra Boğazı’nda “ gördüğünü söyler.

            Hep birlikte kalkıp darağacının olduğu yere giderler.Darağacında Pir Sultan’ın sadece hırkası vardır, kendisi yoktur.

            Bundan sonra , Pir Sultan Abdal ile ilgili bir çok rivayet dilden dile dolaşır.

Pir Sultan ,Kızılırmak köprüsünü geçmiş,“Gel köprü” demiş. Köprü suya batmış.Ardından gelenler onu yakalayamamışlar.

            Pir Sultan Horasan’a gitmiş. Oradan Erdebil’e geçmiş, orada ölmüş ve oraya gömülmüş.

 

 

 

 

 

HAYALİ ( 16. yüzyıl )

 

            16. yüzyılda yaşamış olan Hayali bir Yeniçeri şairidir.Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir şey bilinmemektedir.Ne doğum tarihi, ne ölüm tarihi ,ne nerelerde yaşadığı. Iran savaşlarına katılmış bir yiğittir.1578 Çıldır cengine  katılmıştır.Bu savaş Kars ilinin bir ilçesi olan Çıldır yakınlarında yapılmıştır.Savaş, vezir Lala Mustafa  Paşa kuvvetleri ile Iranlılar arasında geçmiştir.Savaşta Diyarbekir beylerbeyi Derviş Paşa idaresindeki beyler ve erler de bulunmuştur.

            Aşık Hayali, katıldığı bu savaşın korkunçluğunu , orada ölenlere karşı acıma duygusunu bir destanla anlatmaya çalışmıştır.

Turnam gider isen bizim ellere

Vezir Ardahan’dan göçtü diyesin

Karşı geldi Kızılbaş’ın hanları

Çıldır’da bir kırış oldu diyesin

 

Al kana boyandı Çıldır dağları

Gaziler diktiler.........tuğları

Gözü kanlı Diyarbekir beyleri

Din yoluna şehit düştü diyesin.

 

 

 

Çamur dize çıktı kan ile yaştan

Atlar dalmaz oldu serilen leşten

Kaleler yığıldı kesilen baştan

Ak gövdeler kana battı, diyesin

Iki alay bir araya gelince

Araya da çarkacılar girince (çarkacı:Öncü kuvvet)

Beşbin beşyüz namlı yiğit ölünce

Tokmak Han da kaçtı gitti diyesin

 

Haberimiz etsin dosta varanlar

Varıp yarın didarını görenler (didar:Yüz)

Şahin şahin paşaları soranlar

Din uğruna şehit düştü diyesin.

 

 

 

 

 

 

 

KÖROĞLU DESTANI (16. yüzyıl )

            Tokat’ın bir köyünden olan Yusuf, Bolu Beyi’nin seyislerinden biridir.Bir yıl at canbazları Bolu pazarına geldiklerinde, Bolu Beyi’ne haber gönderip “Buyursun , beğendiği atı alsın. “ derler.

            Bolu Beyi at beğenmeye Yusuf ‘u gönderir.Yusuf bir at beğenir.Sünbülpınar deresine geldiklerinde at dereyi geçemez. Seyis geri döner.Başka bir at beğenir.Ama o da dereyi geçemez. O atı da geri götürür.Bu kez çelimsiz bir at seçer.Çelimsiz at, Sünbülpınar deresini bir atlayışta geçer.Bolu Beyi ,kendisine çelimsiz atı layık gördüğü için çok sinirlenir ve Yusuf’un gözlerine mil çektirir.

            Yusuf’un Ruşen  Ali adında bir oğlu vardır.Beğenilmediği için başıboş bırakılan  çelimsiz atı Ruşen Ali bulur ve Yusuf’un öğrettiği şekilde eğitir. At eşsiz bir at olunca baba oğlunu kırata bindirir.Kendisi de başka bir ata biner.Aras ırmağının kıyısına giderler. Yusuf ,oğluna der ki , “Oğlum , Bingöl dağlarının karları eriyip bu ırmağa dökülür. O sulardan üç köpük gelecek. Köpükleri görünce bana söyle su içeyim.Köpüklerden birincisi gözlerimi açacak, ikincisi gençliğimi geri getirecek, üçüncü köpük öcümü almak için bana güç verecek.”

            Beklenen köpükler geldiğinde Ruşen Ali babasına haber vermez, köpükleri kendi içer. “Istediğin su budur “ diye babasına başka su içirir.    Bu köpüklerin birisi Ruşen Ali’ye yiğitlik, biri ozanlık,biri ölümsüzlük verir.

            Artık babasının öcünü almak onun vazifesidir. Kır ata atlar, dağlara çıkar. Haksızlıklara başkaldırmaya başlar. Adı “Köroğlu” olarak anılmaktadır.Çamlıbel’e yerleşir.Kahramanlığı, yiğitliği ile şan, şöhret salar çevreye.Etrafına yiğitler toplanır.Beylerin, paşaların zulümlerinden kaçanlar ona sığınır. O da zenginlerden alıp , fakirlere dağıtmaktadır.

            Çamlıbel’de saltanat sürerken tüfek icad edilir.Köroğlu bu delikli demiri görüp üzülür.Ona göre ,uzaktan ve hile ile adam öldürülmez,öldürene yiğit denmez.

Mertlik kokan şu şiiri söyler ve sırrolur.

Benden selam olsun Bolu  beyine

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır

Ok gıcırtısından kalkan sesinden

Dağlar seda verip seslenmelidir.

 

Düşman geldi tabur tabur dizildi

Alnımıza kara yazı yazıldı

Tüfek icad oldu mertlik bozuldu.

Eğri kılıç kında paslanmalıdır

 

Köroğlu düşer mi yine şanından

Ayırır çoğunu er meydanından

Kırat köpüğünden düşman kanından

Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır.

 

 

 

 

 

GİRİT  SEFERİ

          17.       yüzyılda Girid’in kuşatması sırasında orduda bulunan şairlerin aşık edebiyatı tarihinde ayrı bir yeri vardır.Bu şairler özellikle Girid harbi için şöylenmiş şiirlerle edebiyat tarihi içinde yerlerini almışlardır.

          Bu şairler 22 Ağustos 1645’te Girid’de Hanya’nın zabtı ile son bulan ve 55 gün süren kuşatmadan başlayarak ,Girid harbinin çeşitli safhalarını şiirlerine aksettirmişlerdir.

          Türk ordu ve donanması 1645’te Girid’e gönderilmişti.Hanya kalesi kuşatılmış ve 55 gün süren kuşatmadan sonra fethedilmiştir. Bu zaferin ilk müjdesi devrin padişahına saz şairi Aşık tarafından şöyle müjdelenmişti.

          Girid defterleri irsal olundu( irsal:Gönderilme)

          Hak-i izzetinde bil padişahım

          Cümle adüvlerin bağrı delindi (adüv:Düşman)

          Sen gül gibi açıl hey padişahım

 

Top tüfek sesinden inledi dağlar

Yanar ateşlerden açılur bağlar

Venedik kralı ah edüp ağlar

Akar  gözlerinden sel padişahım

 

Gaaziler kılıcın alur destine (dest:El)

Cümlenin muradı küffar kasdına (küffar:Kafirler)

Elli beş günde Girid üstüne

Ser verüp ser aldı kul padişahım (ser:Baş)

 

Macar kralına gönder ricali(rical:Mevki sahipleri)

Haraç versün deyü gedası bayı (geda:Fakir; bay:Zengin)

Akdeniz’de fetheylerse Malta’yı

Andan Islambol’u al padişahım

 

Yaşa ey sadetlu  sultanım yaşa

Hak dinimiz batıla dönmez haşa

Havada kuzgunlar süzüldü leşe

Üle malum olsun bil padişahım (üle:Öyle)

 

Garip Aşık bunu böyle der idi

Kalmayub düşmanın bağrı eridi

Bin elli beşinde aldık Girid’i

Gaayet mübarekdir hal padişahım

 

            Fakat bu sevinç uzun sürmez.Çünkü Hanya’nın  fethinden sonra savaş çok uzamış, adanın merkezi olan Kandiye alınamamıştı.Aradan yıllar geçmiş , Kandiye düşmemiştir.Bu ıstırap ise şairi yine söyletmiştir.

Ağalar beyler zulüm değil mi bize

Demirden yayımız çekilmez oldu

Kanlar da saçarlar yaralı dağlar

Gözlerimiz kandan açılmaz oldu.

 

Küffar ile cenk ederek hasmane

Kılıçları pek çekelüm düşmane

Yazık değil midir din-i Islame

Karıştı küffara bilinmez oldu

 

Küffar ile cenk edelüm can ile

Kılıçlar çekülsün intikam ile

Dereler  de doldu kızıl kan ile

Sular da bulandı içilmez oldu

 

Şol yer neler eder dün de bugün de

Mevlam fırsat versün bize sonunda

Yıkılası Kandiye’nin önünde

Şehit mezarından geçilmez oldu

 

Girid harbi zamanında şairler sıla özlemi ile , kayıp vermenin üzüntüsü ile şiirler söylemeye devam ederler.Başkentte ,Sultan Ibrahim’in tahttan indirilip , boğdurulduğu , yerine IV.Mehmed’in geçtiği , annesi Turhan Sultan’ın idarede söz sahibi olduğu haberi Girid’e ulaşır. Girid’deki askerler bu haberi duyunca üzüntülerini , ama yine de padişaha biat ettiklerini belirtir türküler söylerler.Bu şairlerden biri de Seyyahi’dir.

Sultan Ibrahim der, ey  felek sana

Gelenler yanuban tütsün ağlasın

Ilahi zulm edip kıyanlar bana

Dünyadan namurad gitsin ağlasın (namurad:Muradsız)

 

 

Başıma kastetti yiyenler nanım (nan:Ekmek)

Huda zalimlere komasın kanım

Oğlum, genç aslanım, Mehemmed Han’ım

“Kanı benim atam ? “ desin ağlasın

 

Fermanım yürürken bahr ile berrde (bahr:Deniz; berr:Kara)  

Devletimiz yar kalmadı bu serde

Has ü hareminde olan perverde (perverde:Büyütülmüş)

Derd üstüne derdler katsın ağlasın

Elvada olsun benim geçen çağlarım

Genç yaşımda az ömrüme ağlarım

Girid serhaddinde paşalarım beğlerim

Yas ile matemler kılsın ağlasın

 

Der Seyyahi aklın başına diren

Böyle zulm edenin ahiri viran (ahir:Son)

Hünkarın nice ihsanın gören

Eğninden libasın satsın ağlasın (eğin:Sırt ; libas:Elbise)

 

Girid harbi sırasında  Serdar Hüseyin Paşa kuşatmadan geri çekilir.Nihayet Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa bizzat giderek ,Girid meselesini halletmeye azmeder.

Kandiye kuşatmasının son günlerinde Fransızlar bir donanma ve 6000 kişiyi Venediklilere yardıma gönderirler.Fakat beş gün sonra büyük bir  mağlubiyete uğrarlar. Türk askerleri de Fransızların savaştan kaçarken gösterdikleri ustalığı anlatmak için :

·&