OSMANLILARDA GÜZEL SANATLAR
Güzel Sanatlar, mimarî,
çinicilik, minyatür sahalarında muhteşem, nadide eserler verildi. Mimarlık
sahasında, kendine has, estetik mahiyette sanat eserleri yapıldı. Bunu sivil,
askerî, dinî, mülkî, adlî, sosyal ve kültürel eserlerde en güzel şekilde başta
İstanbul olmak üzere, memleketin her tarafında görmek mümkündür. Topkapı,
Yıldız, Çırağan, Göksu Kasrı, Dolmabahçe, Beylerbeyi sarayları, Selimiye
Kışlası, Kuleli Askerî Lisesi, Anadolu ve Rumeli Hisarları, Bursa Yeşil, Ulu
camileri, Edirne'deki Selimiye Camii, İstanbul'daki Fatih, Mahmud Paşa,
Süleymaniye, Şehzadebaşı, Sultanahmed, Nuruosmaniye, Valide Sultan; Manisa'da
Muradiye, Hatuniye camileri; Mahmudpasa, Sultan Süleyman, Sultanahmed,
Fuadpaşa, Mahmud Şevket Pasa, Hürrem Sultan, Nakşidil Sultan türbeleri; Nilüfer
Hatun İmareti, Kapalıçarşı, Sultanahmed Çesmesi, Mimar Sinan Sebili, Fatih,
Süleymaniye medreseleri, Haseki, Gureba Hastaneleri Osmanlı mimarî eserlerinin
örnekleridir.
Çinicilik;
dekoratif şekiller olup yaygın olarak camilerde, saraylarda ve diğer eserlerde
kullanıldı.
Minyatür;
nakkaşlar tarafından kağıt, duvar, tahta ve taşa zarif şekilde işlenirdi. Kati
denilen kağıt oymacılığı sanatı da vardı.
Hat; güzel
yazı sanatı olup, yazarlarına hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak,
Reyhânî, Tevkî', İcâze, Ta'lik, Divânî, Celi, Rik'a, Ma'kili dahil, bin kadar
çeşidi vardı.
Halıcılık, kumaşçılık, dericilik,
ciltçilik, kitapçılık, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcılık,
mürekkepçilik, mobilya, sandalcılık da ayrı birer sanat dalı olarak, her sahada
eserler verildi.
OSMANLILARDA MİMARİ
İnşa yani yapı sanatı.
Toplumların dini, siyasî, içtimaî ve iktisadî özelliklerine göre meydana getirilen
güzellik, estetik, sağlamlık ve kullanışlılığı kendinde toplayan; mesken,
mabed, medrese, hamam, kervansaray, çeşme, köprü, su yolu, bend, türbe, imaret,
hastahane, çarşı, bedesten, kütüphane, saray ve kabristan gibi eserlere mimarî
eserler denir. Kültür, iklim ve teknik imkanlara bağlı olan mimarlık sanatı ve
mimarî eserler devirden devire, milletten millete, iklimden iklime değişiklik
göstermektedir. Kullanılan malzemenin cinsine ve özelliğine göre inşaatın şekli
ve tatbik edilen usuller de ayrıdır.
Mimarî bir
eserde tertip tarzı, büyüklük, ölçülerin birbirine nisbeti ve uygunluluğu gibi
unsurlar sayesinde güzellik sağlanmaya çalışılır. Bu maksatla eserlerin
ölçülerinde nisbetlerini esas alan matematikle ilgili formüller kullanılır.
Mimarlıkta göz önüne alınması gereken bir husus da kullanışlılıktır. Yani
yapılan eser kullanış gayesine uygun olmalı, bina içindeki sirkülasyon (hava
akışı) ve akustik (ses yayılma) özellikleri iyi bir şekilde sağlanmalı, çeşitli
ihtiyaçlar imkanlar nispetinde karşılanmalıdır.
Mimarlık,
ihtisas sahalarına göre; dinî mimarlık (cami, mescid, kilise mimarlığı), askerî
mimarlık, sivil mimarlık (mesken, sanayi, ticaret, içtimaî ve siyasî mimarlık),
şehir mimarlığı ve bahçe mimarlığı gibi şubelere ayrılır.
Mimarlık
tarihi insanlık tarihiyle yaşıttır. Yeryüzünde ilk mimarî eser, ilk insan ve
ilk peygamber Hz. Adem’in inşa ettiği Kabe'dir. Kabe-i Muazzama’yı ikinci defa
Sit peygamber , Nuh tufanından sonra da Hz. İbrahim ve oğlu İsmail yeniden inşa ettiler.
İslamiyet'ten
önceki devirlerde insanların barınma ihtiyacı sebebiyle mesken mimarisi
gelişti. Dinî merkezler olan çeşitli mabedler, krallar ve hükümdarlar için şato
ve saraylar, düşman hücumundan korunmak için kaleler ve etrafını çeviren
surlar, eğlence yerleri ve tiyatrolar, büyük şehirler, bu şehirlere su sağlayan
su kemerleri, temizlik için hamamlar yapıldı.
İslamiyet'in
gelmesinden sonra büyük bir medeniyet kuran müslümanlar, her sahada olduğu gibi
mimarlıkta da eşsiz eserler meydana getirdiler. Kısa zamanda Hindistan'dan
İspanya' ya kadar uzanan üç kıta üzerine yayılıp, geniş toprakları bu yeni
kültürün eserleri ile süsleyip damgalarını vurdular. Bu eserleri meydana
getirirken, o güne kadar çeşitli milletler tarafından kullanılan mimarî
usullerini en iyi şekilde tatbik ettikleri gibi, daha evvel görülmemiş birçok
yeni teknikler de geliştirdiler.
Peygamber
efendimiz ve dört halifesi, Emeviler, Endülüs Emevileri ve Abbasiler
devirlerinde; camiler, hanlar, ribat adı verilen kale görünüşlü savunmaya
yönelik binalar, camiler, minareler, medreseler, hastahaneler ve saraylar
yapıldı.
Büyük
Selçuklular ve Anadolu Selçukluları da hakimiyet kurdukları geniş memleketler
üzerinde cami, medrese, türbe, çok
maksatlı olarak kullanılan külliyeler, bimarhane (hastahane), ashane ve
hamamlar inşa ettiler. Ticaret yolları üzerinde kervansaraylar, darüşşifa adı
verilen hastahaneler yaptırdılar. Bilhassa Moğol baskın ve yağmalarına karşı
şehirlerin etrafını surlarla çevirdiler. Hindistan'da kurulan Timuroğulları Devleti zamanında da çeşitli mimarî eserler
ortaya kondu. Delhi'deki Şah Cihan Camii, Agra'da yaptırılan Taç Mahal,
Hindistan'da meydana getirilen önemli eserlerdendir. İlim ve feyz kaynağı olan
dergahlar da, Hindistan mimarisinde özel yer tutmaktadır.
1299
yılında kurulan, 1453'de İstanbul'un fethinden sonra büyük bir devlet haline
gelen Osmanlılar zamanında da, daha önceki İslam devletlerinde görülen mimari
eserlere daha yenileri eklendi.
Osmanlı
mimarisi; Türk tarihinde belirli bir yeri olan, büyük ve heybetli eserleri
meydana getiren Osmanlı Türklerinin insanlık sanat tarihinde mühim yer tutan
sanat eserlerinin toplamıdır. Osmanlı mimarisi basit, kullanışlı, abidevî ve az
tezyinatlı olması ile dikkat çeker. İnce, zarif, vakur ve heybetlidir. Tamamen
abidevî şaheserler olan camilerin çevreleri, külliye tabir edilen bir çok
sosyal müesseselerle çevrilmiştir. Fevkalade imarcı bir devlet olan Osmanlılar
zamanında, kendine ait olmayan eserler bile ihtimamla korunmuştur, imar teşvik
edilmiş, imar görmeyen Osmanlı toprağı kalmamıştır. Mütevazi mahalle zenginleri
bile bir mescid yaptıramadığı takdirde, bir çeşme yaptırmiş veya bir mekteb
tamir ettirmiştir.
En küçük
yapıda bile, sağlam, dürüst, namuslu bir şekilde büyük bir sanat zevkiyle ve
toplum heyecanı ile çalışmayı, aldığı terbiyenin esası sayan Osmanlı mimarları,
belli bir eğitim sisteminden geçerdi. Mimarlar, devlet tarafından imar ve
mühendis akademisi hüviyetinde olan Hasbahçe'de nazari olmaktan çok pratik
usullerle yetiştirilirdi.
Mimarlar;
hassa (devlet) mimarları, ser mimar (baş mimar), hassa ser mimar (hassa baş
mimar) veya ser mimar-i mimaran-i hassa denilen yüksek vazifeli bağlıydılar. Bu
zat bir nevi bayındırlık bakanı sayılırdı. Bazı durumlarda divana katılır ve
açıklamalarda bulunurdu.
Osmanlı
mimarları büyük görgü ve tecrübe kazanarak her medeniyete ait abideleri, teknik
ve sanat bakımından inceleyerek yetişirlerdi. Plan ve maket üzerinde
çalışırlar, hazırladıkları plan ve maketlere göre eserlerini inşaya
başlarlardı. Padişahlar önce mimarların hazırladıkları maketleri görürlerdi.
Ayrıca âbidenin nakışları da önce kağıda yapılır, sonra son şekli verilirdi.
Küçük inşaatlar için de resim ve planlar çizilirdi. Mimar, yaptığı binanın
muhasebesi ile meşgul olmaz, bu iş için o binaya nazır veya bina emini denilen
bir maliyeci, yapı küçükse bir katip tayin edilirdi.
Hassa mimarları, şehirde nizama
aykırı olan inşaata izin vermemekle, eğer yapılmışsa yıktırmakla da
vazifeliydiler. Başlıca yasak bölgeler İstanbul surlarının içe ve dışa doğru
5'er arşın (3 metre) yakını, cami ve mescidlere 5 arşından fazla yaklaşmış
binalar, caddeleri daraltacak inşaatlardı. Bütün yasaklara ve kontrollere
rağmen, zaman zaman yapılan binalar yıktırıldı. Surlara yapılan evler, 1539'da
bir defa yıktırıldığı halde tekrar yapılmış, 1559'da Mimar Sinan tarafından
tekrar yıktırılmıştı. Şehir kaldırımlarını inşa ve tamir ettirmekle de
vazifeli olan hassa mimarları, kaldırımcılara yaptırdıkları
kaldırımlar bozulursa, üç yıl içinde bedava onartırlardı.
Taşrada da devletten maaş alan
hassa mimarları vardı. Eyaletlerde beylerbeyilerin emrinde bayındırlık müdürü
vazifesi yapan mimarlar, bulundukları yerlerdeki devlet inşaatından, hususi
inşaatın nizamına uygun olmasından, usta ve isçilerin durumlarından ve
eserlerin işe yarar halde tutulmasından mesuldüler. Hassa mimarlarının tasvip
etmediği hiç bir kimse hususi mimarlık yapamazdı.
Hassa ser
mimarlığı 1831'e kadar devam etti. Bu tarihte sultan ikinci Mahmud Han
tarafından Ebniye-i hassa müdüriyeti kuruldu. 1836'da Meclis-i umur-i nafia,
1839'da Umur-i ticaret ve nâfia nezareti yani bayındırlık bakanlığı kuruldu.
Ebniye-i hassa müdüriyeti de bu nezarete bağlandı. Böylece hassa mimarları
ocağının sönmesiyle, Hasbahçe mektebi de sona erdi. Mektepten yetişen kaliteli
mimarlar azaldı. Askerî mekteblerdeki mühendislere mimarlık verildi. Mimarlığın
ve mimari eserlerin yok olmakta olduğunu gören büyük devlet adamı ikinci sultan
Abdülhamid Han, 1881'de bugünkü Güzel Sanatlar Akademisi demek olan Sanayii
Nefise Mekteb-i Alî’sini mimarî bölümüyle birlikte kurdu. 1299 yılında devlet
haline gelen Osmanlılar, mimarî eserlerini en evvel ilk baş şehirlerinden olan
Bursa'da ortaya koydular.
Daha çok
Selçuklu mimarisinin izlerini taşıyan ve Orhan Gazi zamanında Bursa'da; Orhan
Gazi' nin kardeşi Alaaddin Bey tarafından yaptırılan Alaaddin Camii, Orhan Bey
Camii, Edebâli'nin kardeşinin oğlu tarafından yaptırılan Ahi Hasan Mescidi,
Murad-i Hüdavendigar zamanında yaptırılan Hüdavendigar Camii, Şehadet Camii,
Hayreddin Paşa Camii, Nilüfer Hatun Camii, İzzeddin Camii ve Kara Ali Camii ile
Yıldırım Bayezid zamanında yapılan Yıldırım Camii, Ali Paşa Camii, Demirtaş
Camii, Ertuğrul Camii, Molla Fenarî Camii, Gazi Timurtaş Mescidi, Somuncubaba
Camii ve 20 kubbeli, ortasında on altı köşeli büyük bir şadırvan bulunan,
minberi ceviz ağacından, oyma duvarları, en güzel yazı motifleriyle süslü Ulu
Camii bunların belli başlılarındandır.
Çelebi
Sultan Mehmed devrinde yapılan camiler ise; Şaheser Camii ismiyle de anılan,
nefis İznik çinileriyle süslü, çinilerindeki hakim renk yeşil olduğu için bu
adı alan Yeşil Camii, Çelebi Sultan Mehmed'in kızları Selçuk Hatun ve Hafsa
Hatun tarafından yaptırılan Selçuk Hatan Camii ve Bedreddin Camii'dir.
Sultan
ikinci Murad Han zamanında da; Muradiye Camii, Abdal Camii, Zeyniler Camii
yaptırılmıştır.
Aynı
zamanda türbeler şehri de olan Bursa'da ilk altı Osmanlı padişahının ve
yakınlarının türbe ve kabirleri yer almaktadır. Bir mimari eseri olarak ortaya
çıkan ve İstanbul'un fethine kadar yapılan türbeler ise şunlardır: Osman Gazi
türbesi, Orhan Gazi Türbesi, Murad-i Hüdavendigar Türbesi, Yıldırım Türbesi,
Çelebi Sultan Mehmed Türbesi de denilen Yeşil Türbe, sultan ikinci Murad
Türbesi, Süleyman Çelebi Türbesi, Hadice Sultan Türbesi. Her biri birer sanat
eseri olan türbelerde çeşitli mimarî üslup ve motiflere yer verilmiştir. Bu
türbeler daha çok Orta Asya ve Selçuklu sanatı izlerini taşırlar.
İstanbul'un
fethinden önceki devirde; Lala Şahin Medresesi, Hüdavendigar Medresesi, Çelebi
Sultan Mehmed'in Yeşil Medresesi gibi ortada bir avlu, bunun üç tarafı revak,
kıble tarafı yüksek kubbeli dershanelerden meydana gelen medreseler de
yaptırılmıştır. Orhan Gazi ve Murad-i Hüdavendigar zamanlarında Bursa'da
bugünkü ordu evinin bulunduğu yerde bir saray yaptırılmıştır. Çelebi Sultan
Mehmed Han zamanında İpek Hanı, Murad-i Hüdavendigar zamanında Kapan Hanı,
Orhan Gazi zamanında Emir Hanı gibi hanlar ve kervansaraylar yaptırılmıştır.
İstanbul'un
fethinden önceki devirde, Osmanlı Devleti'nin ikinci başkenti olan Edirne'de de
pek çok mimarî eserler meydana getirildi. Sultan ikinci Murad Han tarafından
yaptırılan Üç Şerefeli Cami, Bursa Orhan Camii örnek alınarak yapılan Muradiye
Camii, Çelebi Sultan Mehmed zamanında yaptırılan Eski Camii bu eserlerden
bazılarıdır. Sultan ikinci Bayezid tarafından Mimar Hayreddin'e yaptırılan ikinci
Bayezid Camii, Beylerbeyi Camii ve Edirne'nin en eski camisi olan ve Yıldırım
Bayezid Han tarafından yaptırılan Yıldırım Camii'dir. Gazi Mihal Bey ve Ayşe
Kadın camileri de bu devirde yapılmıştır.
Birinci
Murad Han tarafından 1414'de Eski Camii yanında yaptırılan bedesten, 1420'de
yaptırılan Gazi Mihal Köprüsü, 1435'de ikinci Murad Han tarafından yaptırılan
Darülhadis Medresesi, Tahtakale Hamamı, 1440'da yaptırılan Topkapı (Alaca)
Hamamı, Yıldırım Bayezid Han tarafından yaptırılan Saray Hamamı, bu devre ait
mimarî eserlerden bazılarıdır.
Osmanlı
Devleti'nin kuruluşundan İstanbul'un fethine kadar olan, kuruluş dönemi
mimarisinde, Osmanlı mimarisinin bazı temel özellikleri ortaya çıkmıştır. Cami
mimarisinde uygulanan değişik plan kuruluşları bu dönemin ana özelliğidir. Bu
dönemde inşa edilen camiler; tabhaneli camiler, tek kubbeli camiler ve çok
kubbeli camiler olarak üç bölüm halinde ortaya çıkmıştır. Dinî ve sosyal bir
yapı olan tabhaneli (misafirhaneli) camiler, yapı ekseni üzerinde kıble yönünde
uzanan, umumiyetle üzerleri birer kubbe ile örtülü geniş bir kemerle birbirine
açılan, arka arkaya iki büyük mekan ve iki yanda yapı eksenine paralel sayılan
değişen yan odalardan meydana gelmiştir. Girişteki birinci kısım umumiyetle,
şadırvanlı ve üstü aydınlık fenerli kubbeyle kapalıdır, ikinci kısım ise, cami
kısmıdır. Tabhaneli camiler Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarında yaygın olarak
yapılmıştır.
Tek kubbeli
camilerde ise; ön kısımda kare planlı kubbe örtülü kısım, geride ise üç bölümlü
bir son cemaat yeri yer almıştır. Mermer ve çini işlemeciliğinin de bulunduğu
bu camilerin minareleri sırlı tuğla ve çinilerle kaplıdır.
Çok kubbeli
camilerde ise; mekan eşit bölümlere ayrılmış, her bölüm bir kubbe ile
örtülmüştür. Yapı ekseni üzerindeki her bölüm, aydınlık fenerli bir kubbe veya
bir şadırvanla avlu geleneğini yaşatmıştır.
Bu devirde
yapılan medreseler ise, umumi olarak dikdörtgen planlı olup, girişin
karşısındaki kenara bitişen kubbeli ve camekanlı olan erkekler bölümü, dört
eyvanlı ve dört köşe mekanlı; kadınlar bölümü ise, camekan dışında küçük bir
ılıklık ve iki hacimli bir sıcaklık bölümünden meydana gelmiştir. Ticari
maksatlı olarak inşa edilen avlulu şehir hanları; kare planlı, iki katlı, alt
katı mal ve eşyanın depolandığı revaklı penceresiz mekan, üst
katı revakların tekrarlandığı pencereli ve ocaklı odalar
halinde inşa edilmiştir. Yapı ekseni üzerinde giriş kanadının karşısında yapıya
bitişik enine dikdörtgen planlı ahır yer almıştır.
Alışverişlerin
yapıldığı bedestenler ise, umumi olarak altı ayak üzerine yerleştirilmiş on
dört kubbeli dört kapılı olarak inşa edilmiştir. Dışta mahzenli dükkanları olan
bu yapılarda umumiyetle altmış dükkan ve bu sayıya yakın da mahzen yapılmıştır.
Bu dönemde
yapılan türbeler ise sekizgen planlıdır. Yüksek kasnak, yapıya iki kademeli bir
görünüş verir. Yapının yüzleri çinilerle veya çeşitli motiflerle kaplıdır. Kapı
kanatları ve pencere kapakları Türk
ağaç sanatının önemli eserleri arasında yer alır. Bu dönemde inşa edilen külliyeler;
cami, medrese, mektep, imaret, şifahane, türbe, hamam ve hanları içine
almıştır. Bu yapılar belli bir eksen düzeni olmadan, dağınık olarak
kurulmuşlar, inşaatta arazinin özellikleri, yüksek ve alçakta kalan alanlar
değiştirilmeden kullannılmıştır.
Cami ve medrese yapıları
birbirine yakın olarak yerleştirilirken, hamam ve han yapıları bunların uzağına
inşa edilmiştir. Bu dönemdeki mimari eserlerde çini, önemli bir süsleme unsuru
olarak kullanılmıştır. Geometrik süsleme örnekleriyle, sülüs ve kufi yazı
motiflerinde yer aldığı süsleme örnekleri, umumi olarak nebati motiflerden
meydana gelmiştir.
İstanbul'un
fethinden sonra cihan devleti olan Osmanlılar; diğer sahaların yanında,
mimarlıkta da üstün eserler verdiler. Üç kıtaya yayılan ve pek çoğu bugün de
yaşamakta olan bu abide eserler hala Osmanlı medeniyetinin ihtişamını
aksettirmektedir.
İstanbul'u
feth etmekle dünya tarihinde yeni bir çağ açan Fatih Sultan Mehmed Han, derhal
İstanbul'un imarına başladı. Ayasofya'yı kiliseden camiye çevirip ilk Cuma
namazını kıldı. Sahabe-i kiramdan Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensarî'nin kabri üzerine türbe ve yanına Eyyub Sultan
Camii'ni yaptırdı. Daha sonra Mimar Atik Sinan (Sinaneddin Yusuf bin Abdullah)
ile Mimar Ayas'a da Fatih Camii'ni ve külliyesini inşa ettirdi. Fatih
külliyesinde; kütüphane, 16 medrese, imaret, kervansaray, tabhane, darüşşifa ve
hamam bulunuyordu. Yedikule Camii, Kireç İskelesi Camii, Şehremini Camii ve
Rumeli Hisarı, Eski Saray (Bugünkü Üniversite merkez binasının yeri), Topkapı
Sarayı, üstü kubbe ve kemerle örtülü olan Kapalı Çarşı, Fatih Sultan Mehmed Han
devrinde yaptırılan mimari eserlerden bazılarıdır. Fatih Sultan Mehmed Han
zamanında bir çok kütüphane, medrese, imaret, hamam, çarşı ve kervansaray gibi
mimari eserler de yaptırıldı. Edirne, Bursa, Amasya, Trabzon ve diğer merkezlerde
de mimari eserler meydana getirildi.
Bu devirde
camiler ve çeşitli hayır binaları şeklinde gelişen mimari eserler, şehirlerin
merkezi ve hakim noktalarına yapıldı. Bu eserlerde zarif, sade fakat, süzülmüş
bir zevk mahsulü olan çini, mermer, tahta veya sıva üzerine nakış gibi tezyinat
ile bediî değerlerin bir bütün olarak düsünüldüğü görülür. Selatin Camii tabir
edilen ve padişahlar tarafından yaptırılan camilerde bu bütünlük daha iyi göze
çarpar.
Evliya
Çelebi, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılan Fatih külliyesinde yer
alan Fatih hastahanesiyle ilgili şu bilgileri verir: "70 oda 80
kubbelidir. 200 kişi hizmet eder. Hekimbaşı bilginlerdendir. Ayaküstü tedavi
edilenler de, yatırılarak tedavi edilenler de vardır, ilaçları bedavadır. Yatanlara
çok iyi bakarlar. Zira Allah rizası ve padişahın ruh selameti içindir. Vakıfı
olan hazret-i Fatih böyle şart koymuştur. Hastalara, sarılmalı diba kumaş ve
ipekten gecelikler giydirirler, iki defa nefis yemek çıkar. Vakıftan o kadar
zengindir ki, hastalara en iyi av kuşlarının etlerini yedirirler. Üç bölüktür.
Bir bölükte erkekler, diğerinde kadınlar, üçüncüsünde de gayr-i müslimler
tedavi edilirler."
Sultan
ikinci Bayezid Han zamanında yetişen Mimar Hayreddin ise, Edirne ve İstanbul'da
Bayezid külliyelerini yaptı. Edirne'nin büyük camilerinden olan ikinci Bayezid
Camii'nin yedi bölümden meydana gelen külliyesindeki darüşşifada akıl
hastaları; su sesi, psikolojik telkin, meşguliyet ve ilaçla tedavi edilirdi.
Sultan ikinci Bayezid Han zamanında Bursa'da, İstanbul' daki Fatih Camii'nin
küçük bir benzeri olan Emir Sultan ve Üftade camilerinine benzer camiler
yaptırıldı. Amasya'daki Sultan Bayezid Camii'nin kapısı, mihrabı ve minberi
üzerindeki yazıların sanat değeri çok kıymetlidir. Külliye halinde yaptırılan
caminin etrafında, kütüphane, bedesten, medrese, darülkurra, imarethane, fırın
gibi sosyal tesisler yer almaktaydı.
Yavuz
Sultan Selim Han devrinde yetişen ve Acem Ali diye bilinen Mimar Alaeddin Ali
Bey tek kubbesiyle İstanbul'daki Sultan Selim Camii'ni yaparak Osmanlı
mimarisine azamet ve vakar getirdi. Sekiz senelik kısa bir saltanat dönemi olan
Yavuz Sultan Selim Han, doğu seferleriyle meşgul olmasına rağmen imar
faaliyetlerinde de bulundu. İstanbul'un fethinden, Mimar Sinan'in mimar başı
olarak vazife aldığı 1535 yılına kadar uzanan dönem, Osmanlı mimarisinin
gelişme dönemidir. Bu dönemde camilerden başka; medrese, hamam, ticarî yapı,
türbe, saray, kale ve köprüler yeni üsluplarla inşa edildi. Kurulan
külliyelerle şehircilik alanında yeni görüşler ve değerler ortaya kondu.
Bu dönemde
merkezi kubbeli camilerin yanında, tabhaneli (misafirhaneli) camiler, tabhaneli
cami özelliği gösteren camiler, tek kubbeli, çok kubbeli ve çatı örtülü camiler
inşa edildi.
İstanbul'un
fethinden Mimar Sinan dönemine kadar inşa edilen medreseler, plan kuruluşları
ile daha öncekilerin tekrarıdırlar. Yaygın olarak inşa edilen geniş U planlı üç
kanatlı medreseler ve avluları ile dikdörtgen bir plan kurulusu gösteren
medreselerde umumi olarak, kesme tas duvarlarla inşa edilmişlerdir.
Bu dönemde, İstanbul'da Fatih
Camii'nin diş avlusunu doğudan ve batıdan çevreleyen Semaniye medreseleri
dörder yapı olarak aynı eksen üzerinde sıralanmışlar, revaklı avluları ile
dikdörtgen planlı yapılar olarak inşa edilmişlerdir.
İstanbul'un fethinden Mimar
Sinan'a kadar gelen dönemde inşa edilen şehir hanları ve bedestenlerde de daha
önceki mimari özelliklere yer verilmiştir, iki katlı, kare veya dikdörtgen
planlı, revaklı avlulu şehir hanları ve dışta dükkanlı bedestenler aynı
esaslarla ancak belirli bir gelişme ile inşa edilmişlerdir. Şehir hanlarının
üst kat revakları kubbelidir. Avlu ortasında ayaklar ve kemerler üzerinde
yükselen, altında, şadırvan bulunan mescid yer almıştır. Ahırların bulunduğu
ikinci bir avlu da mevcuttur.
Bu
dönemde inşa edilen türbeler ise, sekizgen planlı olup, altta düz atkılı, üstte
hafif sivri kemerli pencereleriyle dikkat çekerler.
Ayrı
bölümler halinde incelenen tabhaneler, imaretler, darüşşifalar ve
kervansaraylar, külliyelere bağlı yapılar olarak belirli plan kuruluşlarıyla
inşa edilmişler, bir çok külliyede bu yapılara mektebler de ilave edilmiştir.
Mahalle mescidleri, darülhadis, darülkurra yapıları ve tekkeler de bu dönemde
inşa edilen yapılardır. Köprüler ve kaleler kendi mimarî özelliklerini
korumuşlar; saraylar ise, belirli bir gelenege bağlı olarak inşa edilmişlerdir.
Çeşme ve sebiller de, cadde, sokak ve meydanlara yerleştirilmiştir.
Bu dönemde
meydana getirilen eserler, renkli sır tekniği ve sır altına boyama tekniğindeki
çinilerle süslenmiştir. Ağaç isleme sanatı gelişmesini sürdürmüş, kündekari
tekniği ile yapılan eserler, oyma süslemeli sedef, bağa ve fildişi kakma
yüzeylerle yeni görünüşler kazanmıştır.
Osmanlı
Devleti'nin, sınırlarının en geniş hududlara dayandığı, maddî ve manevî bütün
sahalarda zirveye ulaşıldığı Kanunî Sultan Süleyman Han'ın, 1535'den sonraki
döneminde eserleriyle iftihar duyduğumuz, medeniyet alemine kazandırdığı
eserlerle Müslüman-Türk'ün dehasını ortaya koyan büyük dahi Mimar Sinan
yetiştirmiştir. Mimar olduğu kadar, sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya da önem
veren, devamlı olarak yenilikler peşinde koşan, başarılı bir planlamacı,
dünyası gibi ahiretini de gözeten basiret sahibi ihlasli bir müslüman olan
Mimar Sinan, sanat değeri çok yüksek mimari eserler meydana getirdi. Kendisinden
önce gelişen Osmanlı mimarisini erişebileceği en son noktaya çıkarttı.
Önce askerî
mesleğe giren, burada zenberekçibaşılığa kadar yükselen Mimar Sinan, gerek
Yavuz Sultan Selim'in, gerekse Kanunî Sultan Süleyman'in bütün seferlerine
katıldı. Bu seferlerde köprü kurma vb. maharetlerle çevresinin dikkatini çekti.
Lütfi Paşa'nın şevkiyle Kanuni’ye tanıtıldı. Bu vezirin sadrazamlığı sırasında
1539'da mimar başılığa getirildi. Devletin sınırlarının uzandığı her yerde;
Kırım, Macaristan, Budin, Yunanistan, Tırhala, Bulgaristan, Sofya, Sam ve
Halep'te, Mekke-i Mükerreme ile Mescid-i Haram’da pek çok kıymetli eserler
ortaya koydu. Camiler, mescidler, medreseler, türbeler, su yolları, kemerler,
köprüler, hanlar, hamamlar, kervansaray ve saraylar inşa etti. İstanbul
dışındaki eserlerinin tamamına baş mimar olarak bizzat gidemediyse de nezaret
için maiyyetindeki bir hassa mimarını gönderdi. Bu yapılar hep onun çizdiği
planlara göre yapıldı. Mimar Sinan vücuda getirdiği eserlerinin çoğunu
padişahlar, vezirler, paşalar, ilmiye mensubları ve hanım sultanların siparişi
üzerine yaptı. Kanunî Sultan Süleyman, oğlu sehzade Mehmed'in genç yaşta vefat
etmesi üzerine, çıraklık dönemi eseri olarak bilinen Şehzade Camii ve
külliyesini yaptırdı. Mimar Sinan, Kanunî Sultan Süleyman'in siparişiyle
kalfalık eseri olarak Süleymaniye Camii ve 18 ayrı binadan meydana gelen
Süleymaniye külliyesini, Mekke-i mükerremede medrese, Şam'da cami ve imaret,
Çorlu'da medrese ve imaret, Kefe'de hamam inşa etmiştir. Kanunî Sultan
Süleyman'in zevcesi Haseki Hürrem Sultan'in siparişiyle bugünkü Haseki
külliyesini yaptı. Bu külliyede; cami, medrese, imaret, darüşşifa, mekteb ve
şadırvan yer almıştır.
Sultan
ikinci Selim Han'ın isteği üzerine ustalık dönemi eseri olan Edirne Selimiye
Camii' ni ve külliyesini yaptı. Mimarlık tarihinin en muhteşem eserlerinden
biri olan Edirne Selimiye Camii'nden başka, Konya'nın Karapınar kazasında bir
cami ve hamam, Topkapı Sarayı'ndaki mutfak ve kiler mahzenlerini, sultan ikinci
Selim Han'ın Ayasofya haziresindeki türbesini de Mimar Sinan yaptı.
Sultan
üçüncü Murad Han'ın padişahlığının ilk on yılında da baş mimar olarak vazife
gören Mimar Sinan, padişahın emriyle Manisa'da bir külliye inşa etti. Muradiye
Camii'nin planınnı çizdi, fakat yaşı bir hayli ilerlediğinden yerine hassa
mimarlarından Mahmud Ağa'yı gönderdi, inşaatı bu zat başlattıysa da, vefatı
üzerine yerine tayin edilen Mehmed adlı başka bir mimar tarafından tamamlandı.
Üç padişah
devrinde mimar başı olarak vazife yapan Mimar Sinan'a; Lütfi Paşa, Damad Rüstem
Paşa, Kara Ahmed Pasa, Semiz Ali Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Hadim Mesih Paşa,
Ferhad Paşa, Siyavus Paşa gibi veziriazamlar; Haseki Hurrem Sultan, Mihrimah
Sultan, Nurbânû Sultan, Şah Sultan gibi hanım sultanlar; vezirler, paşalar,
ilmiye mensubları ve şeyhler, kalemiye mensubları (nişancı ve defterdarlar),
saray vazifelileri ve diğer şahıslar tarafından pek çok mimari eserler
yaptırılmıştır. Tezkiretülebniye adlı eserde Mimar Sinan'in bütün eserlerinin
364 olduğu zikredilmiştir. Büyük bir kısmı İstanbul'da olan bu eserlerinden
84'ü cami, 52'si mescid, 57'si medrese, 7'si dârülkurrâ, 20' si türbe, 17'si
imaret, 3'ü dârüşşifâ, 5'i su yolu, 8'i köprü, 20'si kervansaray, 36'si saray,
8'i mahzen, 48'i hamamdır.
Kanunî
Sultan Süleyman Han devrinde Mimar Sinan'la başlayan mimari hamle, sonraki
asırda da devam eni. Üsküdar'da Valide-i Atik Camii ve üçüncü Murad Han'ın
validesi Nurbanu Sultan tarafından cami, medrese, dârülhadîs, dârülkurrâ,
hastahane, imaret, misafirhane, ilk mekteb ve çesme yaptırıldı. Mimar Dâvûd,
Mimar Dalğıç Ahmed Ağa'dan başka, Mimar Sedefkar Mehmed Ağa yetişti. Dalğıç
Ahmed Ağa' dan boş kalan hassa mimarbaşılığa, 11 Ekim 1605'de getirilen
Sedefkâr Mehmed Ağa, sultan birinci Ahmed Han'ın iltifatına kavuştu. Sultan
birinci Ahmed Han yaptırmak istediği muhteşem camiyi inşa etmekle, Sedefkâr
Mehmed Ağa'yı vazifelendirdi. Sultanahmed Camii'nin inşatını yedi senede
tamamlayan Mehmed Ağa bu sırada bir çok yapının inşasını devam ettirdi. Camiye
bitişik kasr-i hümâyûn, hastahane, türbe, han, mekteb, sebil, odalar ve
dükkanlar sultan birinci Ahmed Han tarafından inşa ettirildi. Caminin
süslemesinde mavi çiniler kullanıldı.
Mimar Dâvûd
tarafindan 1598' de temeli atılan sultan üçüncü Mehmed Han'ın annesi Safiye
Sultan tarafından Eminönü'nde yaptırılacak olan Yeni Camii'nin inşası on
yedinci yüzyılın ortasında sultan dördüncü Mehmed' in annesi Hatice Turhan
Sultan tarafından tamamlatıldı. Valide Camii de denilen bu caminin bütün
yazılarını meşhur hattatlardan Tenekecizâde İbrahim Efendi yazdı. Caminin çinileri
ise İznik' de yapıldı.
On yedinci
asır başlarından itibaren, klasik Osmanlı mimarisi, Mimar Sinan mektebinden
ayrılmaya başladı. Bu farklılıklar Sultanahmed Camii'nde kendisini gösterdi. On
sekizinci yüzyılda ise, Mimar Sinan tarzındaki sadelikten uzaklaşıp, Selçuk ve
Iran mimarilerinde olduğu gibi, devrin zevkine göre gül, lâle, kâse içinde
yemişler yapılmak suretiyle süslü bir şekle yer verildi. Topkapı Sarayı Bâb-ı
hümâyûn karşısındaki sultan üçüncü Ahmed Çesmesi ve sebili ile Azapkapı ve Bereketzâde
çesmeleri, Tophane' de ve Üsküdar iskele meydanındaki çeşmeler bu asırdaki yeni
tarz Osmanlı mimarisinin önde gelen eserleridir.
On
sekizinci asırda başlayan garblılaşma hareketleri neticesinde Osmanlı
mimarisinde de garba yöneliş baş gösterdi. Bu asır ortalarından itibaren
Avrupa' daki Barok mimarisine ait eserler, Osmanlı mimarisinde de görülmeye
başladı. Fakat Osmanli mimarları tamamen Avrupalıları taklid etmeyip millî
bünyeden de ilaveler yaptılar.
Barok
mimari tarzına göre yapılan ve 1756'da açılan Nûri Osmaniye Camii, 1763'de
sultan üçüncü Mustafa Han tarafından inşa ettirilen Lâleli Camii, Üsküdar'daki
Ayazma Camii, Sultan birinci Abdülhamîd Han tarafından yaptırılan Beylerbeyi
Camii bu yeni üslubun özelliğini taşırlar. Evvelce birinci Abdülhamîd
imaretinin kösesinde iken, oraya vakıf hanının yapılması üzerine Soğukçesme'de
Gülhane Parkı kapısının karşısına yapılmış olan sebil ve çeşme, Aydın'daki
Cihanoğlu Camii, Yozgat'daki Çapanoglu Camii ve Gülşehir Kara Vezir Camii de
Barok usûlünde yapılan eserlerdendir.
On
dokuzuncu yüzyılın başında sultan üçüncü Selîm Han tarafından Nizâm-i cedîd
askeri için Üsküdar'da Selimiye kışlası ve camii yaptırıldı. Selimiye'nin önemi
en basta subay lojmanlarından meydana gelen bir sitesi, hamamı, dükkanları, sıbyan
mektebi, kütüphanesi ve matbaasıyla birlikte yapılmış olmasındadır. Bu yüzyılda
dini yapıların yanında, askeri ve sivil yapılarda da önemli bir artış
kaydedilmiştir. Kışlalar, hastahaneler, saraylar ve zarîf köşkler inşa
edilmiştir. Üçüncü Selim'in kız kardeşi Hadîce Sultan'ın Defterdârburnu' nda
inşa ettirdiği saray, on dokuzuncu yüzyıl başında meydana getirilen
eserlerdendir.
Tanzimat'la
her sahada olduğu gibi, mimaride de batılılaşma iyice belirginleşmiş, daha
önceki devirlerdeki hassa mimarları ocağının yerine kurulan Ebniye-i hassa
müdürlüğü, Umûr-i ticâret ve nâfia nezâretine bağlanmıştır. Ebniye nizâmnâmesi
düzenlenerek imar işleri yeni bazı esaslara bağlandı. Hassa mimarları ocağı
kapatıldığı ve mimarlık eğitimine önem verilmediği için bu asırda yeni ve büyük
mimarlar yetişmedi. Büyük ve önemli yapı yatırımlarının meslekî hizmetleri, bir
kısmı kendiliğinden İstanbul'a gelmiş, bir kısmı da çağrılmış olan yabancı
mimarlar veya yabancı ülkelerde eğitim görmüş gayri müslim mimarlar tarafından
yürütüldü. Mühendislik ve mimarlık alanında ortaya çıkan teknolojik
gelişmelerin, yeni malzeme kullanımlarının, yeni yaklaşım ve düşüncelerin
belirdiği 19. yüzyıl sonunda sultan ikinci Abdülhamîd Han tarafından mimar
yetiştirmek için Sanâyii Nefise mektebi (Güzel sanatlar akademisi) açıldıysa
da, Avrupa'yı taklidden öteye gidemeyen bu müesseseden de mimar yetişmedi.
On
dokuzuncu yüzyılda; Gümüşsüyü kışlası ve Silâhhânesi, Mecidiye kışlası
(Taşkışla), Taksim Topçu Numune alayı kışlası; köy ve mahallelerde sıbyan (ibtidâî);
kasabalarda, rüsdiye; büyük kasabalarda idâdî; vilâyet merkezlerinde sultanî
mektebleri ve darülfünun ile harbiye veya kuleli gibi askerî okullar yapıldı.
Sultan Abdülhamîd Han'ın annesi Bezmi Âlem Valide Sultan 1843' de Yenibahçe'de
Bezmi Âlem Gurâbâi müslimîn Hastahanesi' ni yaptırdı.
1843'de
Yıldız Parkı girişinde Mecîdiye Camii, 1853'de Dolmabahçe Camii, aynı yıl
Ortaköy Camii, 1870'de Pertevniyal Valide Sultan Camii yapılıdı. Eskiye
nisbetle daha küçük planda yapılan camilerde tek kubbeli ve kare planlı ibadet
yerinin yanında, Cuma selamlığı, ve bunun gerektirdiği kalabalık maiyyet için
hünkâr mahfeli ayrı bir bölüm olarak ilâve edildi.
On
dokuzuncu yüzyılda yapılan saraylar, Osmanlı mimarisinin son yapılarıdır.
Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı, Cemile ve Münîre Sultan sarayları, Göksu
Kasrı, Beylerbeyi Sarayı, Çırağan Sarayı, Kalender Kasrı gibi sarayların büyük
kısmı Boğaziçi kıyılarında inşa edilmiştir. Ihlamur köşkleri, Çağlayan
(Kağıthane) kasrı, Alemdağ köşkü gibi yapılar ise, sayfiye ve mesîre yerlerinde
yazlık olarak yapılmışlardır.
Osmanlı
Devleti'nin son yıllarında tamamen Avrupalıların insiyatifine terk edilen
Osmanlı mimarisinde bazı resmî devlet binaları vücuda getirildi. Haydar Pasa
Garı ve İstanbul'daki Büyük Postahane bu dönemde inşa edildi. Bu asırda ortaya
çıkan betonarme inşa tarzı mimarlıkta yeni bir çığır açtı. Bu sebeple fazla
katlı binalar yapılmaya başlandı.
Böylece
kendinden önceki İslâm ve Türk mimarisini sentez yaparak gelişen, kendine has
üslup ve planlar ortaya koyarak zirveye ulasan Osmanlı mimarisi, on sekizinci
ve on dokuzuncu asırlarda Avrupa mimarisinin tesirinde kalarak, kendi
üslubundan uzaklaşmış, tamamın Avrupaîleşerek Osmanlı Devleti'nin yıkılışıyla
son bulmuştur.
OSMANLILARDA BEZEME SANATI
Bezeme,
süslemek ve donatmak manasına gelir. Herhangi bir sathı süslemek için üzerine
boyalı, boyasız, düz veya kabartama olarak yapılan süslü şekiller.
Osmanlı
devrinin 15. asrında Türk bezemesi en yüksek dereceye çıkmıştır. Osmanlı
Türklerinin bu devre ait bezemelerinde görülen mükemmellik ve güzellik ondan
önceki devirlerde ve başka İslam ülkelerinde görülmemiştir. Yalnız İranlılar bu
konuda Türkler kadar ileri gitmişler ve aralarında sanat ve sanatkar değiş
tokuşu her iki memleketin sanat sahasında kaynaşmasına sebep olmuş ve bu yüzden
benzerlikler meydana gelmiştir.
Türk
bezemeleri üzerine tatbik olundukları maddenin cinsine ve işleniş tekniğine
göre en elverişli ve yakışır motiflerden meydana getirilir. Bunlar:
1-Güneş ,
gök, dağ, bulut gibi motifler
2-Su, ev,
dirim ağacı, kuş gibi motifler
3-Hayvani
şekilli örgeler
4-Sırf
çizgi ve dairelerden ibaret motifler
5-Tabiattaki
yaprak ve çiçeklerin şekillendirilmesi
Mesela
halılara en çok tatbik olunanlar noktalar ve dairelerden ibaret olan
motiflerdir.
Çinilerin bezemelerinde hayvani şekillerin, taş ve tahta
oymalarda Rumi denilen şekilli bezemeler, tezhip ve duvar nakışlarında
üsluplanmış bitki motifleri kullanılmıştır.
Türk
bezemelerinde en fazla kullanılan çiçeklerin başlıcaları şunlardır:
1-Düğün
çiçeği, gül, kadife çiçeği, karanfil, kiraz çiçeği, lale, nar çiçeği, sümbül,
yaban gülü
2-Yapraklardan
en çok kullanılan da ıtır yaprağıdır.
OSMANLILARDA
TEZHİP
Arapça’da altınlama
manasına gelen tezhip sözü yalnız altın yaldızla işlenen işleri ifade etmez.
Boyalarla yapılan ince kitap süslemesine de denir.
Selçuk
Türklerinde hayli ilerlemiş olan bu sanat onlardan Osmanlı Türklerine geçmiş ve
17. asırda en yüksek derecesine ulaşmıştır.
Matbaanın
Türkiye’de 1729 senesinde İbrahim Müteferrika tarafından tatbikatına kadar
bütün önemli el yazmaları tezhiplenirdi. Bu tarihten sonra bu sanat yavaş yavaş
yok olmuştur.
Tezhipte
kullanılacak altın yaldızı hazırlamak epeyce güçtür. Önce küçük bir altın
parçası alınarak çekiçle dövülerek yassılaştırıldıktan sonra haddeden
geçirilmek suretiyle bir milimetre kadar incelikte bir levha ve şerit haline
konur. Daha sonra bu şerit çeşitli işlemlerden geçirildikten sonra tezhibe
hazır hale getirilir.
Osmanlılarda tezhip
sanatçılarına müzehhip adı verilirdi.
Osmanlılardaki ünlü tezhipçiler:
Ahmed b. İlyas, Karamemi ve Kambur lakablı Mehmet
Çelebi, Hasan Çelebi, Yusuf Mısri, Bursalı Hezarfen, Haydarpaşalı İbrahim
Çelebi, Ali Üsküdari, Çakeri, Üstad Ahmed ve kardeşi Ata, Hasan Karamani,
Lalelili Şakir, Hacı Hasan Salih, Tevfik Efendi, Nurettin Efendi, Hakkı Bey
OSMANLILARDA ÇİNİ SANATI
Çini, bir nevi beyaz
topraktan yapılan ve fırında pişirilen, üzeri sırlı, keramik işlerine verilen
isimdir. Bundan bardak, tabak, testi, vazo, duvar kaplamaları ve süs eşyaları
gibi şeyler yapılır.
Çini
porselen gibi yarı şeffaf değildir. Işığa tutularak bakıldığı zaman ışık
görülmez. Çini’ye ilk zamanlar kaşi denirdi. İlk defa çini tabiri Osmanlılarca
kullanılmıştır. Kaşi’nin daha sonradan çini olmasının nedeni, Çin işlerine
benzetilmesi ve güzel olmalarıdır.
Mimar Sinan
zamanında camilerin duvarlarına kaplanan çinilere kaşi, bunları yapanlara
kaşiger denilirdi.
Fatih
Sultan Mehmet’in İstanbul’da Sarayburnu’nda yaptırdığı köşke Sırça Saray
denirken sonradan Çinili Köşk ismi verilmiştir.
Çini kaplı
bir çok binaya çinili adı verilmekte, çinili hamam, çinili köşk, çinili medrese
denilmekte ve bu isim kaşi manasına kullanılarak Kütahya çinisi, İznik çinisi
ve çinici adları yayılmış bulunmaktadır. Fakat bu isme bakarak Türklere ait
olan bu sanatı Çinlilerinmiş gibi göstermek doğru olmaz.
EBRU SANATI
Kağıtların
üzerine boya ile mermer damarları gibi renkli dalgalar yaparak süslemek.
Ciltçilere
ve süslemecilere mahsus bir iştir.
Osmanlı
döneminde bir sanat eseri sayılacak kadar güzel renkli ve şekilli ebrulara
rastlanmaktadır.
Ebru şu
şekilde yapılır:
Önce
ebrulanacak kağıt büyüklüğünde bir leğen hazırlanır. Kitre denilen ve çalıdan
çıkan bir nevi zamktan ihtiyaç kadar alınır, su ile boza kıvamına getirilir.
İstenilen renkte toz boyalardan alınıp ezmek suretiyle ince bir toz haline
getirilir. Bu tozlara bal kıvamında zamklı su ilave edilerek eski Türk mürekkebi koyuluğunda bir boya
elde edilir. Bu boyalar ayrı ayrı tabaklara konulup hazırlandıktan sonra taze
sığır ödü alınıp boyanın miktarına göre bu öd, bir veya iki kahve kaşığı kadar
alınarak boyalara ilave edilir ve karıştırılır. Leğene kitreli sudan bir karış
kadar derinlikte konup hazırlanmış olan boyalardan önce koyu renkler, sonra
açıklar olmak üzere bir sulu boya fırçasıyla yeteri kadar alınarak kitreli
suyun üzerine serpilir. Boyalar suyun üzerinde kalır. Boyalara ilave edilen öd,
bunların dibe çökmesini engeller. Daha sonra bir süpürge çöpü veya bir iğne ucu
ile bu boyalara dokunularak istenilen şekiller verilir.
Ebrulanacak
kağıt yavaşça suyun yüzüne bırakılır, beş on saniye sonra yavaşça çekilerek
alınır. Boyanan kağıt bir ipe serilerek suyunun ve kitresinin akması beklenir.
Kurutulan kağıtların güneşe ve sıcağa bırakılmaması gerekir.
Ebru
çeşitleri :
Akkase
ebru, battal ebru, çifte aharlı ebru,
hatip ebrusu.
OSMANLILARDA HAT
SANATI
Anadolu’da Türk birliğini
sağlayarak zengin, âdetâ imbikten süzülmüş bir medeniyeti Selçuklular’dan
devralan Osmanlılar, Amasya’yı şehzâdelerin idârî ve askerî tecrübe kazandıkları,
eğitim gördükleri Şehzâde sancağı yaptılar. Yıldırım Bâyezid’den başlayarak
uzun zaman tahta en yakın şehzâdelerin Amasya’da eğitim görmeleri, vâlîlerin
bilfiil ilim ve san’at faâliyetlerine katılmaları, Amasya’nın kültür hayâtını
önemli ölçüde etkiledi. Dînî ilimlerde, felsefe, tıp ve tasavvufta, lisan,
şiir, mûsikî ve hat sâhalarında Amasya kaynak ve mektep oldu. Osmanlı
devletinin kuruluş safhasında vezirlik, müderrislik gibi mühim mevkîlere Amasya
ve civârından getirilen âlimler tâyin edildi. Bu sebeple Türk medeniyeti
târihinde iki asrı aşan bir zamandan beri İslâm dünyâsına mühim şahsiyetler
yetiştiren Amasya, Bursa ve Edirne’den sonra, en seçkin ulemâ ve san’atkâr
kadrosuna sâhip bir şehir vasfını kazandı. Osmanlı hat san’atında üslûp arayışı
ve ilk teceddüt hareketleri Fâtih Sultan Mehmed devrinde ve İkindi Bâyezîd’in
yirmialtı sene süren Amasya vâliliği esnâsında başladı. Bunu, İstanbul’un
fethiyle Türk İslâm mefkûresini gerçekleştiren Fâtih’in cihâd-ı ekber olarak
îlan ettiği ilim ve güzel san’âtlarda başlattığı hamlelerin netîcesi olarak
kabul etmek gerekir. Amasya şehrinin sâhip olduğu bu yüksek san’at ve ilim
hayâtını aydınlatacak yeterli araştırmalar henüz yapılmış değildir. Yalnız,
Hüseyin Hüsâmeddin Efendi’nin tedkîke muhtaç bâzı tespitlerine göre, Hacı
Şadgeldi Paşa’nın (764/1362) sır kâtibi ve Anadolu hattatlarının pîri kabul
edilen Yahyâ-yı Rûmî etrâfında güzel yazı meraklıları toplandı. Yıldırım
Bâyezid zamânında Yahyâ-yı Rûmi’nin talebesi, Amasya kadısı Muslîhiddin
Abdurrahman Çelebi de meşhur hattatlardandı.
Amasya
vâlîsi II. Murâd’ın nişancısı Abdullah Çelebi
(Bağdâdîzâde), II. Murad ve Fâtih’in reîsülküttâbı Ahmed Çelebi’nin hat
san’atının Amasya sancağında yayılmasında önemli hizmetleri oldu. Daha sonra
Sinâneddin Yusuf Çelebi veyâ Yahyâ-yı Rûmî’nin talebesi kabul edilen Amasya’da
Şehzâde Alâeddin’in dîvan kâtibi Hayreddin Halil Çelebi (Mar’aşî)’nin etrafında
geniş bir hat muhîti, mektebi doğmaya başladı. İyi bir san’at terbiyesi almış
olan Fâtih, İstanbul’un fethinden hemen sonra şehrin îmârı için hayır
sâhiplerinin, paşaların hayrâta yönelmelerini emretti. Böylece Fâtih cihanşümul
bir devletin merkezi olarak seçtiği İstanbul’u, Doğu ile Batı Kültür ve
san’atlarının kaynaştığı bir merkez hâline getirmek istiyordu. Bu emre uyularak
vakıflar kuruldu ve îmar seferberliği başlatıldı. Kısa zamanda İstanbul ufkunda
Türk-İslâm medeniyetinin nişânesi dînî, içtimâî ve ilmî müesseseler yükseldi.
“Rumeli ve Anadolu taraflarından İstanbul’’da karâra rağbet eden raiyye, men’
olunmayıp belki her taraf ashâb-ı sanâyi’ü hıref ve iyâli ile pâyitahta irsâl
oluna deyû ahkâm-ı mutâ’ gönderildi”
Böylece, yalnız âlim ve san’atkârlar da büyük ikramlarla İstanbul’a
dâvet edildi.
Hangi din
ve mezhepten olursa olsun, hakîkî ilim adamlarını himâye eden Fâtih, onları
meclislerinde bulundurmuş, görüşlerinden istifâde etmiş, kendi kütüphânesi için
yabancı dillerden tercümeler yaptırarak ilim ve san’atta Osmanlı rönesansı
başlatmıştır. Onun devrinde mîmâride, mûsikîde, şiir ve edebiyatta, hat ve
tezhip san’atlarında tekâmüle doğru en ciddî adımlar atılmıştır. Fâtih devrine
âit vesîkalar arasında bulunan 883 târihli Mevâcib defterinden her türlü san’at
erbâbına saray teşkîlatında yer verilmiştir. Sarây-ı Cedîd nakışhânesinin Fâtih
tarafından kurulduğu, başına da Baba Nakkâş’ın getirildiği bilinmektedir.
Fâtih’in kendi kütüphânesi için
hattatlara istinsah, müzehhiplere tezhip ettirdiği kitapların bir kısmı
Süleymâniye ve Topkapı Sarayı Müzesi kütüphânelerinde bulunmaktadır. Bu
eserlerin her biri kitap san’atlarımız bakımından önemle üzerinde durulması,
incelenmesi gereken belgelerdir. Bu kitaplarda cilt, tezhip, minyatür ve hat
san’atlarında yeni üslûpların doğduğu ve müstakbel tekâmülün temellerinin
atıldığı görülmektedir. Aklâm-ı sitte dışında doğan ve Osmanlılarda gelişen
nesta’lik hattının Fâtih zamanında İstanbul’da yayılmaya başladığı
bilinmektedir. Osmanlı devletinde dîvandan çıkan kararların yazıldığı dîvânî
yazı, mevcut örneklerinden anlaşıldığına göre, Fâtih devrinde tekâmül etmeye
başlamıştır. Bu konuda Mustafa Âlî şunları kaydediyor: Anadolu’da dîvâni
hattatları Acem dîvânî üslûbunu değiştirmişler, bu yazıyı okunması ve yazılması
kolay bir hâle getirmişlerdir. Bu üstatların en meşhurları: Kâtib Tâc
(Tâceddin), Tâcî Beyzâde ve Matrakçı Nasuh’tur.
Selçuklu ve
Osmanlı devletlerinin resmî ve mâlî kayıtlarında, 1875 târihine kadar
kullanılmış olan siyâkat yazısının da Fâtih zamanında yeni bir tarz kazandığını
kaynaklardan öğreniyoruz. II. Bâyezid ve Yavuz Sultan Selim’in nişancısı
Amasyalı Tâcî Beyzâde Câfer Çelebi Osmanlılar’ın resmî lisânında ve dîvan
kitâbetinde bir çığır açmış, tuğrâ ve dîvânî yazıyı güzelleştirerek ıslâh
etmiştir. Aklâm-ı sitte ve celî sülüste ise Edirneli Yahyâ Sûfî, oğlu Ali b.
Yahyâ ve Hayreddin Halil Çelebi mihrakları etrâfında hat san’atında millî
benliği ve millî zevki arayan hattatlar ve Esâtize-i Rûm bu zeminde yetişmiş,
hat san’atında yeni ufuklar açılmıştır. Mir Tâcî, Seyyid İbrâhim, 841/1437 de
şöhreti yayılan Şeyh Mehmed Vesîmî talebesi, Abdurrahmân-ı Sâyiğ, Yahyâ-yı Rûmî
öğrencisi Mecdeddin, Ali Yetim, Fâtih’in hattatı Mehmed b. Seyyid Gârî,
Muhyiddîn-i acemî (ö.880/1475), Bağdatlı Ergun Kâmil neslinden, Hayreddin
Mar'aşî talebesi Muhyiddin Köseç (ö. 910/1505), aklâm-ı sittede Rûm'un Yedi
üstâdı (Esâtıze-i Rûm) kabul edilen Şeyh Hamdullah'ın dayısı Celâleddin,
oğulları Cemal ve Muhyiddin Amâsî, Şeyh Hamdullah, oğlu Mustafa Dede,
Esedullâh-ı Kirmânî'nin öğrencisi Ahmed Karahisârî, Bursalı Şerbetcizâde
İbrâhim Efendi, Osmanlı hat mektebinin teşekkülünde büyük hizmetler vermiş üstadlardır.
Fâtih devrinde Amasyalı hattatlar tarafından Türk hat san'atına üslûp
kazandırma yolundaki gayretlerinin II. Bâyezid zamânında semeresi alınmıştır.
II. Bâyezid
şehzâdeliğinde yazı hocası olan Şeyh Hamdullâh'ı talebeleriyle Amasya'dan
İstanbul'a dâvet etmiş, kendisine sarayın harem dâiresinde oda ayırmış, timâr
vermiş, Mushaf ve kıt'âlar yazdırmak sûretiyle hat san'atında Osmanlı üslûbunun
doğmasına sebep olmuştur. Şeyh Hamdullah uzun çileli bir çalışma ve tedkik
sonucu yazıda arzu ettiği kemâle ermiş, Osmanlı hat mektebinin temelini
atmıştır. Açtığı çığır bütün İslâm âleminde benimsenmiş, hattatların üstâdı
kabul edilmiş, Kıbletü'l-küttab nâmiyle yâdedilmiş, bir buçuk asır süren Yâkut
üslûbu sona ermiştir.
Şeyh'in
aklâm-ı sitteye bilhassa sülüs ve neshe kazandırdığı seviye, Yâkût
Musta'sımî'den sonra en önemli tekâmül merhalesi olarak kabul edilmiştir.
OSMANLILARDA MUSİKİ
Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray
veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği
ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanat olup bir ucu Çin'e, bir ucu
Fas'a kadar uzanan 25 asırlık Türk mûsikîsinin yaklaşık 500 yıllık bir bölümünü
teşkil eder. Türk mûsikîsinden —sınırlayıcı amaçla— Osmanlı mûsikîsi olarak
bahsedilemeyeceği, bu tarifin tabii bir sonucudur (1). Ne var ki, Türk
tarihinin en büyük devleti, dünya tarihinin de en uzun ömürlü devletlerinden
biri olan Osmanlı İmparatorluğu, Türk ilim, sanat ve siyasetinin her dalında
zirveye çıkıldığı 600 küsur yıllık bir tarih dilimi olması sebebiyle, Osmanlı
medeniyetinin ayrılmaz bir parçası —daha doğrusu meyvesi— olan Osmanlı
mûsikîsi, genel Türk mûsikîsi içindeki mümtaz mevkiinde ayrı bir başlık altında
incelenmeğe bihakkın layıktır.
Bu makâle
içinde, bugün Türk Halk Müziği adı verilen Anadolu folklor mûsikîsinin, klâsik
Osmanlı mûsikîsinden bazı şekil farklılıkları gösteren güfte, beste ve çalgı
özelliklerinin incelenmesine girilmeyecektir. Esasen halk mûsikîsi ile 'klâsik'
denen mûsikî, biri diğerinden çıkmış ve birbirini sürekli etkilemiş, farklı
çevrede icra edilen aynı mûsikî kültürünün ürünleri olarak aynı ses
sistemi ile çok az farklı makam, usul
ve form (bu terimler için s.b.) yapısına sahiptirler. Geçen yüzyıl ortalarında
milliyetçilik hareketlerinin doğmasından sonra insanlık, folklorik sanatların
taşıdığı sonsuz renkli dinamik cevherin farkına yeni yeni varmaya başlıyordu
('halk bilgisi' anlamındaki folklore kelimesinin İngilizce'de dahi yeni oluşu
bunun delilidir). Halk tababetinin, bir folklor dalı olarak, itibarını hep
korumuş olmasına karşılık, folklor mûsikîsi ürünleri okumuş şehir ahalisince
yüzyıllar boyu 'basit köy türküleri' olarak değerlendirilmişti. Ancak bugün,
ciddî müzisyenlerin tartışma konusu dahi yapmadıkları gerçek şudur ki, ne klâsik
Osmanlı mûsikîsi folklor mûsikîsinin 'gelişmiş şekli'dir, ne de folklor
mûsikîsi klâsik şehir mûsikîsinin 'ilkel şekli'.
Tanzîmat'la
gelen doğu-batı kültür çatışmasının sembolü alaturka-alafranga zıtlığı ile
teksesli-çoksesli çekişmesi gibi, Türk Sanat Müziği - Türk Hafif Müziği bozuk
politik terminolojisi de Osmanlı asırlarında hiç mevcuda olmamıştır. Klâsik
Osmanlı bestekârlarının türkü, koşma, semâî, destan formundaki 'folklorik'
bestelerine karşılık, çoğunun bir tarikat bağlantısı olan halk şairleri de
tekke edebiyatı ürünlerini ortaya koydukları klâsik dîvanlar yazmışlardı.
Ayrıca 'halk müziği sazı - klâsik müzik sazı' diye bugünkü gibi kesin politik
bir ayırım söz konuşu değildir. Bu bakımdan, burada sadece klâsik Osmanlı
mûsikîsi adı verilen tür üzerinde odaklaşacak, kendi içinde son derece zengin
ve renkli bir dünya olarak geliştirilmiş olan folklor mûsikîsine girmeyeceğiz.
Osmanlı Mûsikîsinin :
l. Karakteri
Osmanlı mûsikîsi; tezhibi, nakşı
(minyatürü), halısı, hattı ve ebrusuyla, Batılıların sublime art dedikleri
'ulvî' bir güzellik olan Osmanlı sanatının —mimarîdeki taş yerine— Ses'te
billurlaşmış şeklidir; Tablolarında uzun süre en koyu bordo, narçiçeği ve
kestane renklerini kullandıktan sonra, paletinde siyah ve griden başka renk,
tuvalinde belirsiz dikdörtgenlerden başka şekil bırakmayan M. Rothko'nun
(1903-1970) resmi gibi, en yalın ezgilerle zaman ötesini anlatan, derinliğiyle
insanı sonsuza kanatlandıran bir müzik(4)
Sûfîlerin
'dilsizlerin dili' (lisân-i bîzebâzân) sözüyle anlattıkları, kelimeye dökülmesi
mümkün olmayan, ancak sadece hissedilebilen gerçek'i terennüm eden bu mûsikînin
karakteri, kaynağı olan Türk mûsikîsinin genel karakteri içinde mütalaa edilir.
Yani: Kuzey ve Doğu Asya'da 5 (pentatonik), Güney ve Batı Asya'da 7 (heptatonik)
aralık üzerine kurulu, genellikle tizden peste doğru dönerek inen ses
dizilerine dayalı; tarihî orijininde tek kişinin (ozan tarzına uygun)
üslubu veya usulsüz, ama mutlaka bir
makam'a bağlı olarak çalıp söylediği;
müziğin sadece ritm ve melodi unsurlarını kullanıp insan sesine ağırlık veren
ve nihayet, nesilden nesle aktarımı Batı müziğindeki gibi nota yoluyla
değil(5), meşk yoluyla sağlanan bir
şahsî üslup ve ifade müziği. Osmanlı mûsikîsi bu genel karakteri bariz şekilde
taşımakla birlikte, sonuç olarak bir imparatorluğun müziği olmak bakımından,
mûsikîyle doğrudan ilgili askerî, dinî-tasavvuf, sarayı ve elit çevrelerde
müesseseleşmiş, ayrıca mozaiği meydana getiren çok çeşitli etno-kültürel
unsurların katılımıyla renklenmiş ve zenginleşmiş büyük bir sentez sanatıdır.
Gerek hızla gelişmesinin, gerekse hem kendi içinde, hem çevresindeki etki
gücünün kolayca hazmedilip yaygınlaşmasının sırrı, bu muhteşem sentezdedir.
Genel
olarak Türk, özel olarak Osmanlı mûsikîsinin karakterleriyle ilgili çok önemli bir başka husus da şudur:
bu müzik—ordu, tekke ve eğlence uygulamaları dışında— bir toplu icra müziği
değildir: hele koro ile hiçbir zaman icra edilmemiştir(6). Sarayda ve elit
çevrelerde yapılan klâsik veya halk tarzı vasıflar ise, gerek kadro, gerek repertuar bakımından, günümüz korolarının
çok, ama çok uzağındadır: koro Osmanlı mûsikîsinin aslî karakteriyle taban
tabana zıt bir uygulamadır.(7)
Bu
makâlenin hacmi içinde Osmanlı mûsikîsinin teknik strüktürüne, yani kullandığı
ses aralıklarının türleri, dizi, makam, usul kalıpları vb. teknik özelliklere
giremedik. Ancak dizi, makam, ritim, usul, form gibi bazı temel kavramları,
sondaki küçük sözlükte açıklamağa çalıştık. Teknik strüktür konusunda
derinleşmek isteyen okuyucularımız E. Karadeniz, Y. Tura ve H. Partch'ın
Kaynaklar kısmımızda gösterilen eserlerine müracaat edebilirler.
2. Türk ve diğer İslam
Mûsikîleri İçindeki Yeri :
Sarayın, devleti yalnız askerî ve
mülkî olarak değil, aynı zamanda fikir ve sanat hayatı açısından da yöneten bir
merkez oluşu, Türklerde çok eski bir gelenektir. Buna Bizanslı
Priskos-Rhetor'dan bu yana çeşitli yazarlar da tanıklık ederler (Eberhard,
Altheim, Bart-hold, Rasonyi, Nemeth, Orkun, Gazimihal, Ögel, vd). Ülkenin en
ileri fikir ve sanat adamlarını toplayan, besleyen ve barındıran -Gazneli
Mahmud'dan Abdülmecid'e kadar- hep saray olmuştur. Şiir ve hat gibi mûsikî de
eğitimlerinin ayrılmaz parçası olmuş olan Osmanlı padişahları da sanatı
-Selçuklu, Karahanlı, vd. ataları gibi- ırk, dil, din ve mezhep farkı gözetmeksizin
koruyup desteklemişlerdir.(8) Osmanlı mûsikîsinin, bir imparatorluk sanatı
olarak, bütün Türk mûsikîsinin en fazla gelişmiş, zenginleşmiş ve incelmiş
bölümü olmasının sebebi budur. Bu gelişmede -gerek nazarî, gerekse amelî
bakımdan- yabancı asıllı veya azınlık sanatkârlarının büyük katkıları da
unutulmamalıdır.(9)
Osmanlı
mûsikîsinin diğer İslam mûsikîleri içindeki yerine gelince, bu da, İmparatorluk
sınırları içindeki ve dışındaki Müslüman toplumlarıyla birlikte mütalaa edilir.
Türklerin Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemi mûsikîsiyle tebaa, eyalet ve
komşularının mûsikîsi arasında, tarih boyunca süregelen ilişkiler dolayısıyla
çeşitli türde etkileşmeler olmuştur. Kur'an' ın insanlar arasındaki her türlü
ayırımı kaldıran "îman sahipleri kardeştir" düsturu sayesinde, İslâmi
kültür dairesine bağlı toplumlar birbirinden söz alıp vermişler, saz alıp
vermişler, kız alıp vermişlerdir. Siyasî-iktisadî ilişkilerin paralelinde
gelişen sosyokültürel etkileşmeler o derece derinleşmiştir ki, ortak kültür
mirasına hangi Müslüman toplumun katkısının daha fazla olduğunu söyleyebilmek
—milliyetçilikten arınmış olmak şartıyla— zordur.
Türkçe'yi
sözlük açısından zenginleştirmenin yanı sıra, Türk telâffuz , morfoloji ve
semantiğinde apayrı bir nitelik kazanan Arap ve Pers kökenli kelimeler gibi,
Osmanlı mûsikîsi de Arap ve Acem asıllı kelimelerle yapılmış meslek
terimleriyle zenginleşmiştir, önemli yeni bir araç veya alete isim vermek
gerektiğinde tabiî olarak Greko-Lâtin asıllı kelime veya eklere müracaat eden
Batılılar gibi, Osmanlılar da yeni bir makam, usul veya mûsikî aleti yaptıkları
zaman, bunların adını Arap veya Acem asıllı kelimeleri birleştirerek yapmakta
beis görmemişlerdi. Bu sebeple Ferahfezâ , Evcârâ, Sûzidil gibi makam,
Devrikebir, Darbıfetih, Zencîr gibi usul ve Kudüm, Kemence, Girift gibi çalgı
adları, Arapça ve Farsça kelimelerden yapılmış olmalarına (bu yüzden de Arap
veya Acem mûsikîlerinden alınma zannedilmelerine) rağmen, Osmanlı mûsikîsine
mahsusturlar(10). Buna mukabil, Türkçe'den de diğer Müslüman milletlerin
mûsikîsine girmiş olan pek çok teknik terim vardır.(11) Osmanlı mûsikîsinde
ayrıca, diğer Müslüman toplumlarda olduğundan çok daha çeşitli makam ve
usullerle mehter mûsikîsi, Mevlevi ayini mirâciyye, kâr-ı nâtık, fihrist peşrev
gibi mûsikî formları geliştirilmiş, bu
formlarda geniş programlı eserler bestelenmiş ve —çok daha önemlisi— bu
eserlerin makam, usul/metronom, form, güfte ve Bestekâr adına kayıtlanarak(12)
ustadan çırağa meşk zincirine sokulması, yüzyılları aşabilmelerini sağlamıştır.
Bu bakımdan, "Tatar'ın(13) Hüzzam Peşrevi" veya "Beste-i Kadîm
Pençgah Ayîn-i Şerifi" gibi 16-17. yy. eserlerinden bahsedebilmek,
Müslüman toplumların mûsikî kültürleri içinde sadece Osmanlı dönemi Türk
mûsikîsi için söz konusudur. Mehter ve nevbet
gibi askerî, veya mevlid, mîraciyye, Mevlevi ayini vb. dinî formlar bir
yana bırakılsa dahi, yüzlerce makamda peşrev, sazsemâisi, kâr, kârçe, kâr-ı
nâtık, beste, semâi ve şarkı gibi
dindışı formlarda meydana getirilmiş 20 binin üstünde eser, Osmanlı mûsikîsine
diğer Müslüman toplumlar nezdinde ciddî bir itibar ve seviyeli bir model
niteliği kazandırmıştır. Özellikle, Dersaadet (İstanbul) mûsikîcilerinin
bestelediği peşrev ve semâîlerle bunlara özenilerek Arap Sanatkârlarınca
bestelenen eserlerin Irak'tan Fas'a kadar bütün Arap ülkelerinin enstrümantal
repertuarındaki mümtaz mevkii, bu itibarın açık bir göstergesidir.(14)
3. Eğitim
Kurumları
Osmanlı mûsikîsinin karakteri
bölümünde, nesilden nesle aktarımın meşk yoluyla sağlandığım söylemiştik. Bu
meşk, Mehterhâne, Mevlevihâne, Enderun, mûsikî esnafı loncaları ve özel
meşkhâneler olmak üzere başlıca beş değişik mekanda yapılırdı ki mûsikînin
toplum içinde tanınıp sevilmesini, beste ve konserlerle yaygınlaşmasını
sağlayan temel eğitim ve icra kurumu niteliğindeydiler. Şimdi bu kurumları daha
yakından görelim.
3.1.
Mehterhâne. Hun'lar zamanındaki adı Tuğ olan ve vurmalı sazlarla nefesli
sazlardan oluşan askerî mızıka okulunun Fatih'ten sonra aldığı isim, Hun'lardan
beri Türk savaş tekniğinin vazgeçilmez unsuru olan askerî müziğin amacı, çok
uzaklardan duyulan ve gitgide yaklaşan gök gürültüsüne benzer yabancı bir
müzmin sesiyle düşmanın moralini bozup savaşacak güç bırakmamak, düşmanı teslim
almak suretiyle harbi en kısa zamanda bitirmek ve böylece —bir bakıma— insan
kıyımını önlemektir.(15)
Selçukluların
T'abılhâne veya Nevbethâne dediği bu kurumda Hunlardan beri ikisi nefesli,
dördü vurmalı altı temel çalgı yer almıştır: İslamiyet ten sonra adları zurna,
boru (nefir veya şahnay), çevgan, zil, davul ve kös'e çevrilen yurağ, boygur,
çöken, çanğ, tümrük ve küvrük. Savaşta ordunun önünde giden kös, davul,
nakkare, zil, çevgan, çalpara, çengi harbî, zurna ve boru gibi yüzlerce vurmalı
ve nefesli çalgının çalacağı müzik, savaş, tören ve oyun (spor) amaçları için
özel olarak bestelenirdi. Hünkâr Peşrevi, At Peşrevi, Alay/ Düzen Peşrevi, Elçi
Peşrevi, Saat Peşrevi ve Rakkas Peşrevi, bu mehter havalarından bazılarının
adlarıdır. Savaşlarda çalınan mehter havalarının gündelik şehir hayatındaki
karşılığı, namaz vakitleri ile önemli resmî münasebetlerde vurulan nevbet
'ti.(16) Dinî fonksiyonunun yanı sıra bir tür askerî halk konseri niteliğini de
taşıyan nevbet, Osmanlılarda ilk defa Osman Bey'in huzurunda vurulmuş(17),
Anadolu Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Mes'ud'un bağımsızlık fermanı ile uç
beyliği alameti olarak gönderdiği berat, kaftan, tuğ ve sancağın yanında davul,
nakkare, boru ve zilden oluşan takımın verdiği konseri Osman Bey ayakta
dinlemiştir(18) Nevbet'in resmî fonksiyonundan kaynaklanmış olabilecek bir
sosyal uygulaması da, çok sayıda davul zurnanın çaldığı ağır ritimli pehlivan
havaları eşliğinde 1361 yılından beri yapılan Kırkpınar yağlı güreşleridir.
Mehter'in
büyüklüğü kat terimi ile belirtilen her bir sazın sayışına göre değişirdi:
padişahların on iki katlı (her bir sazdan 12'şer adet), sadrâzamın 9, vezir ve
paşaların 7 katlı mehterleri vardı. İcra düzeni ise savaşta saf, normal
zamanlarda yarımay biçimi idi. Fil veya develere bindirilmiş kocaman kösler
(II. Osman'ın Hotin seferinde 150 adet), at veya katırlara yüklenmiş büyük
ziller, davullar, nakkareler, zurnalar ve borular saflar halinde tuğ (çevgan)
ve sancakların (alem) önünde yürür, zenciri adı da verilen çevganîler, at
kılından kurdele, zil ve çıngıraklarla süslü ritm sopalarım "Ala hey"
nidalarıyla sallayarak askeri şevklendirirlerdi. Normal zamanlardaki nevbet
ise, en önemlisi ikindi zamanı yapılanı olmak üzere, yarımay şeklinde dizilmiş
mehteran bölüğü tarafından vurulur; davul, zurna, zil ve borucular (tabılzen,
zurnazen, zilzen ve boruzen'ler) ayakta, nakkareciler yere bağdaş kurarak
çalar; içoğlanı başçavuşunun vezir veya yeniçeri ağasına sunmak üzere ihtiyaç
sahiplerinin dilekçelerini toplanmasıyla başlayan tören, halkanın ortasına
gelen mehterbaşının elinde çevganla konseri yönetmesiyle devam eder, gülbank ve
dualarla sona ererdi. Mûsikî açısından Mehterin en büyük özelliği ise, önce
nefesli sazların, arkasından bütün heyetin çaldığı, yumuşak veya gümbürtülü
bölümlere nöbetleşe yer verilen (buradan klâsik saz mûsikîsine geçmiş olup
senfoni orkestralarında da kullanılan) karabatak tekniğidir.(19)
16, 17 ve
18. yy.da yetişen Bestekâr ve icracıları eliyle askerî mûsikî sanatının
zirvesine ulaşan mehter mûsikîsi(20) hem savaşlar, hem Osmanlı elçi veya
heyetlerine eşlik eden şatafatlı takımlar münasebetiyle tanındığı Avrupa'da
önce ordu birliklerini, sonra da bestecileri etkilemekte gecikmedi(21). Daha
1683'te Viyana'ya yürüyen Jan Sobieski'nin ordusuna mehter etkisiyle
perküsyonlar arttırılmış bir askerî bando eşlik etmişti. Batılıların çoğunlukla
Yeniçeri müziği anlamına gelen terimlerle adlandırdıkları mehteri ilk uygulayan
Lehler oldu (l741): Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere de arkalarından
geldi. Avrupa devletlerinin mehter taklidi bandolar kurmalarına Osmanlılar da
yardımcı olmuşlardı: III. Ahmed, önlerinde savaş kaybettiği Batı ülkelerine
birer mehter takımı hediye etmişti (1720'de Lehistan'a, 1725'te Ruslara).
18.yy.
başlarından itibaren imparatorluğun askerî gücü zayıflamaya başlıyor, ama Türk
askerî müziği tarzında (alla turca) opera, senfoni ve konçertolar besteleme
modası—19. yy.ın hemen bütün büyük ressamlarının odalık tablosu yapma yarışına
benzer şekilde salgın halini alıyordu. Handel'in 1724 ve 1743 tarihli Timurlenk
ve Bayezid operaları ile başlayan "Türk operası" akımı, Gluck ve
Haydn'dan sonra moda olmuş, Mozart ve Beethoven'le zirveye çıkmış, Avusturyalı
operet bestecisi Leo Fall'ın İstanbul Gülü (1916) ile yüzyılımız başlarına
kadar gelmiştir.
Mehterhâne
1828'de II. Mahmud tarafından kapatılmış, bunun yerine III. Selim'in yakın
dostu Napolyon'un emekli bando subayı Giuseppe Donizetti'ye Mızıka-i Hümâyun
adlı Batı kopyası saray bando okulu(22) kurdurulmuştur. Sadece mezar ve mezar
taşlarıyla değil, askerî olan ve olmayan müzik türlerinde yüzlerce eserlik
repertuarıyla birlikte yok edilen Orta Asya kökenli Türk askerî mûsikîsinin
ihyası için Enver Paşa ile Ahmet Muhtar Paşa'nın gayretleri, daha sonra 1935'in
savunma bakanı Zekai Apaydın tarafından engellenmiş, Mehter Takımı, şef Hasan
Tahsin Parsadan'ın çabası ile 1952'de önce 3, sonra 6, en sonra da 9 katlı
olmak üzere yeniden kurulmuştur. Bugün, yapısındaki Batı sazlarıyla safiyeti
bozulmuş olarak, periyodik konserler veren sembolik değerde bir turistik
topluluk niteliğinde devam etmektedir.(23)
3.2.
Mevlevihâne. İnsanı en ham halinde alıp çeşitli bedenî, fikrî ve ruhî eğitim
devrelerinden geçirerek pişirdikten sonra(24) insan-ı kâmil haline getirmeyi
amaçlayan manevî akademi. 12. yy.ın büyük velîsi Hoca Ahmed Yesevî'nin, eski
saman geleneğine dayalı mûsikî ve raksa tarikat yolunu açmasından sonra, 13-14.
yy. Konya'sında bir tarikat doğacak ve bu tarîkata mensup Bestekârlar Osmanlı
tekke mûsikîsini müzik estetiğinin zirvesine çıkaracak abideleri
yaratacaklardı. Sultan Veled tarafından kurulan ve Mevlânâ'nın tasavvufî
fikirleriyle ibadet şeklini (semâ') sistemleştiren Mevlevîlik. Türkçe, Arapça,
Farsça, hat, tezhib, semâ' meşki gibi derslerin yanı sıra ciddî mûsikî eğitimi
de veren dergâhları ve bir tür konser salonu niteliğindeki semâhâneleriyle,
Osmanlı mûsikîsinin gelişmesinde yüzyıllar boyu büyük bir ocak görevi yapmış,
Anadolu'nun en ücra ve küçük şehirlerinden başka İmparatorluğun Balkan ve
Ortadoğu eyaletlerinde de açılmış olan Mevlevîhâneler Osmanlı mûsikîsinin
yayılmasında başlıca rolü oynamışlardır.
Beste-i
kadîm denen üç anonim eserle 16.yy.dan itibaren bestelenmeye başlayan, Mevlevi
ayini adı verilen, duahan-mutrib- semâzen. (ses-saz-raks) üçlüsü tarafından
icra edilen ve Osmanlı dışında hiçbir kültürde bulunmayan Mevlevî mûsikîsi
eserleri Osmanlı mûsikîsinin her açıdan özünü teşkil ederler. Türk mûsikî
sanatının iftiharı olan dinî ve dindışı şaheserleri yaratmış bestekârların çoğu
(sadece en büyüklerini anmakla yetinelim: Derviş Mustafa, Itrî, Kutbünnayî,
III. Selim, İsmâil Dede, Zekaî Dede, Yusuf Paşa) bu tarîkatın mensubu olduğu gibi,
Mevlevî olmasa dahi bu ocağın feyz kaynağından beslenmemiş hiçbir büyük Türk
Bestekârı yoktur denilebilir. Mensupları arasında padişah, vezir, şeyhülislam
ve paşaların bulunuşu, Mevlevîliğe bir tür resmî hüviyet kazandırmış, medrese
şeriatçılarının mûsikîyi tamamen susturması, bu itibardan güç alan tekkenin
savunmasıyla önlenebilmiştir. Esasen, mûsikîyi ayin tarzındaki ibadetin
ayrılmaz parçası olarak gören Mevlevîliğin akîde yönünden öbür tarîkatlere
uymayan hiçbir tarafı olmadığı gibi, mûsikîsinde de tamamen İslamî / Sünnî ruh
hakimdi. Yalnız, genel olarak tekke mûsikîsi halk edebiyatına paralel bir
gelişme göstermişken, Mevlevî mûsikîsi, edebiyatı gibi klâsik niteliğini
korumuştur.
Osmanlı
mûsikîsinin zirvede olduğu 18 ve 19. yy.da Mevlevî mûsikîsi de —III. Selim ve
II. Mahmud gibi Mevlevî padişahların desteğinde— zirveye çıkmış, önceki
yüzyıllarda bestelenen toplam 13 Mevlevî âyinine karşılık, sadece 19.yy.da 42
âyin birden bestelenmiştir. Mevlevî âyinleri, sadece Bestekârlık kabiliyetinin
en yüksek ifade ve isbat vasıtası değil, aynı zamanda makam, usul, geçki,
prozodi, ses ve saz icracılığı konularında da, ilgilisi ile adeta konuşan bir
öğretmen gibidirler. Mehterhânenin lağvedilmesinden, Enderun'un
kapatılmasından, Darülelhan ve okullarda Türk mûsikîsi öğretiminin
yasaklanmasından (1926) ve radyodan yayınlarının kaldırılmasından (1934) sonra,
mûsikî cemiyetlerine ve hususî derslerin meşakkatine sığınmak zorunda kalmış
olan Türk mûsikîsi için okul da, kitap da, hoca da Mevlevî âyinleri olmuştur, denilebilir.
(25)
3.3.
Enderun. I. Murad'ın Edirne'yi almasından hemen sonra 1363'te kurduğu,
II.Murad, Fatih ve II. Bayezid'in geliştirip mükemmel bir saray üniversitesi
haline getirdiği, 1833'te II. Mahmud tarafından kapatılan saray okulu. I. Murad
zamanındaki din derslerine II. Murad şiir, mûsikî, hukuk, mantık, felsefe,
geometri, coğrafya ve astronomi; Fatih hat, tezhib, kaatı' ve resim; II.
Bayezid de silahşörlük, okçuluk gibi askeri spor derslerini eklediler [II.
Bayezid ayrıca Enderün'lulara dış (bîrün) hizmetlerine geçerek sadrâzamlığa
kadar yükselebilme yolunu da açmıştır]. Bu dersleri okutacak bilginler
imparatorluğun içindeki ve dışındaki ülkelerden celbedilirken, Enderun'da
tahsil edebilmek İslam dünyasının dört bucağından gelen öğrenciler için büyük
bir şeref ve imtiyaz teşkil ediyordu. Benli Hasan Ağa, Kantemir, Mustafa Çavuş,
Vardakosta, Nu'man Ağa, Dellâlzâde, Tanbûrî Osman Bey, Şakir Ağa ve Enderünî
Ali Bey, esasen saraya yakın çevrelere mensub olup küçük yaşta kabiliyetleriyle
dikkat çekerek yetiştirilmek üzere saraya alınmış olan büyük Osmanlı
Bestekârlarından bazılarıdır.
Enderun
mûsikî mektebi, kalburüstü Osmanlı mûsikîcilerinin sadece yetiştiği değil, ders
de verdikleri bir okuldu. Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatılan Mehterhâne
gibi. İmparatorluk sarayının bu önemli mûsikî öğretim merkezi de II. Mahmud
tarafından Enderun-u Hümâyunla birlikte kapatıldı. Esasen Batı ülkelerinin
üstyapı kurumlarım taklit ederek o ülkelerin seviyesine çıkılabileceği fikri
Tanzimat ideolojisiyle artık iyice yerleşmiş olduğu için, batı modeli bir bando
okulu olan Mızıka-i Hümâyun (26), 11. Mahmud ve sonraki inkılapçı padişahlara
yetiyor. Mehterhâne ve Enderun gibi tarihî kökü devam ettiren eğitim
kurumlarına lüzum görülmüyordu. Bando ayrıca, operetle elele, müzik devriminin
gerçekleştirilmesinde masraflı orkestralardan önce devreye sokulması gereken
hem cazip, hem kolay ilk aşamaydı. Ancak, 1908 Meşrutiyetinden sonra beliren
devlet konservatuarı ihtiyacı, 1914'ün Maarif Nezaretine Darü'l-elhan (Nağmeler
Sarayı) adlı ilk tiyatro ve müzik okulunu kurdurdu. Müzik bölümünün başına
getirilen Berlin Kraliyet Akademisi mezunu, Bestekâr Musa Süreyya Bey de,
1926'da bakanlık makamına Zeki Üngör'le birlikte verdiği raporda "bugünkü
kültürümüz için gereksiz olan şark mûsikîsinin bu kurumdan çıkarılarak adının
İstanbul Konservatuarı'na çevrilmesi"ni talep ederek, başında bulunduğu
bir devlet müessesesinden kendi mûsikîsinin öğretimini kendi raporuyla
kaldırttı.(27)
3.4. Özel
Meşkhâneler. Tek veya toplu olarak hususî mahiyette mûsikî meşki yapılan hoca
evleri, cemiyetler veya öğrenci koroları, Osmanlı İmparatorluğunda mûsikî
hocalarının evde ders verme geleneği, saray cariyelerinin evlerine derse
gönderildiği hocalarla başlamıştır. Gerek erkek, gerek kız çocukların mûsikî eğitimi
için Enderun'da —öbür konularda olduğu gibi— sadece saraydan değil, dışarıdan
hocalar da görevlendirilirdi. 17. yy.dan sonra kız öğrenciler, öğrenimi zor ve
uzun süre alacak sazlarla (özellikle ney ve çöğür) büyük formda sözlü eserlerin
meşki için hocaların evlerine gönderilmeğe başlandı.(28) Mehterhâne ile
Enderun'un (daha sonra da tekkelerin) kapatılmasından sonra bu adet zaruret
halini aldı. Mûsikî-i Osmanî, Gülşen-i Mûsikî, Dârü'l-mûsikî, Terakkî-i Mûsikî
ve benzeri isimler altında evlerinde veya uygun bir lokalde hususî meşk veren
Kanunî Hacı Arif, İsmâil Hakkı, Rifat, Hoca Kazım (Uz), Abdülkadir (Töre),
Kanunî Nazım, Udî Fahri (Kopuz) ve Ali Salahî Bey'ler gibi tanınmış mûsikî
üstadları ilk defa Bolahenk Nuri Bey'in (1834-1910) açtığı yolu devam ettirdiler.
Hem eğitim, hem konser amacıyla kurulmuş olan derneklerin başında ise,
1916-1931 yılları arasında çalışan, Osmanlı mûsikîsinin ilk toplu icra
plaklarını dolduran, ayrıca yurt içinde ve dışında ciddî konserler veren
Dârüttalîm-i Mûsikî Cemiyeti gelir. 1926'da Maarif Nazırı M. Necati tarafından yasaklanıncaya kadar okullarda da
verilen Türk mûsikîsi dersleri, bazen Dârüşşafaka' da Zekaî Dede,
Dârülmuallimât'ta Medenî Aziz Efendi gibi büyük Bestekârlar tarafından
yürütülmüştü.
4.
Tarihî Akışı
4.1 Gelişme, Yayılma ve
Tesirleri
Osmanlı mûsikîsinin gelişme
safhaları, İmparatorluğun siyasî ve iktisadî gelişme safhalarıyla her zaman
paralellik göstermemiştir. Osmanlı devletinin henüz kurulup teşkilatlanmakta
olduğu dönemde, önceki Türk devletlerinden devralınan büyük kültür mirası
içinde askerî, tasavvufî ve ferdî icra alanlarında bin yıldır geliştirilmekte
olan bir mûsikî sanatı da vardı(29). Devletin bütün müesseseleriyle zirvede
olduğu 16. yy.dan bize kadar
ulaşabilmiş pek fazla sayıda büyük besteci veya eser
bulunmamasına mukabil, en büyük isim ve eserler daha çok 18 ve 19. yy.da, yani
İmparatorluğun çöküşe yöneldiği dönemde ortaya çıkmışlardır. Buna mukabil,
Devletin siyasî kaderinin Bestekârların ruh haline yansıyışı da ilgi çekici bir
husustur. Aşağıda daha detaylı açıklanacağı üzere, Nefîrî Behram Ağa'dan
(Ö.1560) Ebûbekir Ağa'ya (Ö.1759) kadar süren vakar ve ihtişam, Hacı Arif
Bey'de (Ö.1885) yerini yeis ve melâle bırakmış, artık iyice yıpranmış olan
İmparatorluğun keder, hicran ve ümitsizliği Tanbûrî Cemil'de (Ö.1916) zirve
olmuştur.
Türk
mûsikîsini —Türk edebiyatı için olduğu gibi— İslam'dan önce Türk mûsikîsi ve
İslâmî dönem Türk mûsikîsi olarak iki büyük tarih diliminde incelemek
mümkündür. Benzer şekilde Osmanlı mûsikîsi de Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemi
olmak üzere iki bölüme ayrılabilir, zira büyük Osmanlı ses mimarîsinin temelini
oluşturan, Osmanlı öncesi dönemdir ve bu dönemi büyük bir hazırlık dönemi
olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Nitekim, Alplar devrini terennüm eden,
Altay Türklerinin kam, Kırgızların baksı,
Tonguzların saman, Yakutların oyun, Oğuzların ozan dediği büyücü veya
şair-çalgıcılarla ordunun başarı ve kahramanlıklarını öven kopuzcular, bir
yandan, ata unvanlı dervişlerle aşık unvanlı saz şairlerini müjdelerken, bir yandan
da El-Kindî, Farabî. Safiyüddîn, Kutbüddîn ve Abdülkadir gibi devlerin temelini
atacağı muhteşem bir mûsikînin zeminim hazırlıyorlardı.
Eskilerin
'ulûm-i riyaziyye (matematik bilimleri)'nin dört şubesinden biri saydıkları ve
İlm-i şerif tavsifiyle yücelttikleri mûsikînin nazariyatı, ameliyatı, sazları
ve saz yapımı, bestekârları, icracıları, hatta psikoloji ve kozmolojisi üzerine
10.yy.ın Kitabu'l-aghanisinden Y. Tura'nın İst. 1988 tarihli Türk Mûsikîsinin
Meseleleri'ne kadar Arapça, Farsça ve Türkçe çok sayıda risale veya
ansiklopedik eser yazılmıştır. Ancak, ne büyük yazıktır ki, muhteşem bir sanat
olan Türk mûsikîsiyle onun da zirvesi Osmanlı mûsikîsinin müdevven bir tarihi
şu ana kadar kaleme alınmış değildir.
Türk
mûsikîsinin tarih içindeki seyri ve gelişmesi, çeşitli Türk devletlerinin
birbiri ardınca kurulan merkezlerindeki kültür hayatı ile yakından ilgilidir.
10.yy.ın büyük bilgesi Türkistan'lı Farabî' den, 17. yy.ın en büyük Bestekârı
İstanbul'lu Itrî'ye kadar geçen sürenin Balasagun, Farabi, Kaşgar, Gazne, Belh, Berat, Urumiye, Meraga, Bağdat, Konya,
Bursa, Edirne ve İstanbul gibi kültür merkezi görevini şaşmayan bir sıra ile
bir sonrakine aktaran şehirlerde yaşanmış olması tesadüf değildir. Doğudan
batıya doğru düzgün bir coğrafî çizgi üzerinde akan bu başkentlerin sanat
tarihi açısından taşıdığı özellik, çok defa kendileri de iyi bir Sanatkâr olan
hakanların saraya topladıkları Sanatkârlar sayesinde bir kültür ocağı
niteliğini taşımalarıydı. Çeşitli sanatlar arasında müziğin de nazariye ve
ameliyesi (ilmi ve pratiği), çalışmaları büyük ihsanlarla ödüllendirilen —ve
biraz da bu yüzden birbirleriyle yarış halinde olan— Sanatkârlar eliyle
geliştiriliyordu. Denilebilir ki, Türk-İslam maşerî dehası bir II. Murad
yaratmış olmasaydı, tarih Hızır bin Abdullah adını herhalde bilemeyecekti.
Bunun gibi, bir IV. Mehmed olmasaydı Itrî, Hatibzâde, Ali Ufkî: bir III. Selim
olmasaydı, büyük Dede ve birçok meslektaşı, eserlerini kimin sağladığı
imkanlarla ve hangi sanat çevresinde verebileceklerdi?(31) Bu sebeple biz burada Osmanlı mûsikîsinin
gelişme ve gerileme safhalarını, mesen ruhlu/Sanatkâr başlıca padişah, şehzâde
veya sadrâzamların çevrelerinde kurdukları ekoller açısından —mümkün olan en
küçük çerçeve içinde— takip etmeye çalışacağız.
Küçük bir
beylik halinde kurulan Osmanlı Devleti büyük hızla gelişiyor. 1326'da
Bizanslılardan alınan Bursa başkent yapılıyor. 1361'de de Edirne alınıyordu. Bu
gelişmede, çeşitli sosyal ve iktisadî sebepler yanında, yeni Türk-İslam
toplumunun maneviyatını son derece yüksek tutan, edebiyat ve mûsikîyle din
müessesesi arasındaki sıkı bağın da payı vardır. Osmanlı esasen kültür alanında
Selçuklunun devamından ibaretti: gelişme, manevî açıdan, Kaşgarlı, Yesevî,
Yunus ve Mevlana'nın doğudan üfledikleri îman bütünlüğü içinde sevgi birliği'
melteminde oluşuyordu. Misal olarak, Süleyman Celebi'nin 1409'da Bursa'da
meydana getirdiği Mevlid, bütün zamanların en fazla şöhret kazanmış ve sonsuz
bir sevgiyle çok çeşitli vesilelerde okunarak günümüze kadar ulaşmış olan bir
dinî Türk edebiyatı mahsulüdür.(32)
Mûsikîye
düşkünlüğü küçük şehzâdelik yıllarında Amasya'da başlayıp Edirne, Manisa ve
Bursa'da devam eden şair padişah II. MURAD'ın zamanı, P. Wittek'in "ilk
Türk romantizmi" adını verdiği edebî akımın da yeşerdiği devirdir: Enderun
mektebindeki öğretim konularına çeşitli müsbet ilim dersleriyle birlikte şiir,
inşa ve mûsikîyi de II.Murad ilave etmiştir. Bursa sarayında çevresine
topladığı değerli mûsikîciler arasında yer alan Hızır bin Abdullah'a önce rica,
sonra onun, huzurda kendisinden daha değerli mûsikîciler bulunduğunu söyleyip
özür beyan etmesi üzerine de ısrar ederek yazdırdığı Edvar, Osmanlıların ilk
Türkçe mûsikî kitabıdır (TS/Revan. 1.728). Bedr-i Dilşad'ın, uzun bir bölümü
mûsikîye ayrılmış olan Murad name adlı ahlakî nasihat namesiyle, Türk mûsikîsi
tarihinin en büyük nazariyatçısı Safiyüddîn' in (ö. 1294) Farsça Edvarı
Ahmedoğlu Şükrullah (1388-1467) tarafından Türkçe'ye çevrilerek yine II.
Murad'a; aynı yazarın bu tercümeye ek olarak yazdığı ve bir bölümü —II. Selim'in
musahibi Durak Çelebinin Sazname' sinden bir buçuk asır önce yazılmış
Osmanlılarda ilk organoloji çalışması niteliğindeki— mûsikî aletlerinin yapım
ve tel özelliklerine ayrılmış olan kitabı da Yıldırım'ın oğullarından İsa
Çelebi'ye sunulmuştur. II. Murad ayrıca, önce Celayirli Hüseyin Han" in,
sonra Timur'un musahibi olan büyük Meragî'nin (Ö.1435). Makaasıdü'l-elhan adlı
eseri (TS/Revan, 1.7268; Leiden. 1061) ithaf ettiği çok büyük bir sanat
koruyucusu olmanın şerefini de taşır.
II.
BAYEZİD, 1486'da Edirne'de yaptırdığı Külliyesi'nin Şifahâne'sinde (üniversite
hastanesi) sinir ve akıl hastalarının, sümbül, şebboy, karanfil, yasemin ve
fesleğen kokularıyla üveyik, keklik ve bıldırcın etlerinin yanı sıra, eski bir
Türk adetinin devamı olarak, hastalık türlerine göre 10 makamdan özel olarak
bestelenen mûsikî parçalarıyla da tedavi edildiği bir medeniyetin hükümdarıdır.
Ladikli Mehemmed Abdülhamid Çelebi'nin Zeynu'l-elhan fî 'ilmüt-te'lif
ve'l-evzan (Nuru Osmaniye, 3.655) ve Er-risaletu'l-fethiyye (British Library,
Or. 6629) adlı eserleri, bu padişaha ithaf edilmiş olup Beyanu'l-edvar
ve'l-makaamât ve fi 'ilmi'l-esrar ve'r-riyazat adlı anonim eser de aynı çağın
çok önemli bir mûsikî kitabıdır. II. Bayezid ayrıca, Meragî'nin çırağı Gulam
Sadî'den yetişen, Horasan hükümdarı Hüseyin Baykara'nın fasıl şefi, üstad
Zeynelabidin'in İran'dan gelip sarayına girdiği büyük bir sanat koruyucusudur.
Oğullarından Amasya valisi Sultan Ahmed, mahiyetinde maaşlı fasıl heyeti
bulunduracak ve Zeynelabidin'i davet edip hem kendisine, hem de müzisyen
çocuklarına en yüksek itibarı gösterecek kadar mûsikîye düşkündü. Zeynelabidin
aynı itibarı, Ahmed'in kardeşi Manisa valisi Korkud'dan da görmüştür: birkaç
sazda hüner sahibi olan Korkud, ilk Türkçe ahlak kitabı Ahlak-ı Afdî' nin yazan
Bursa kadısı müderris Kınalızâde Ali Ef.'nin oğlu olmak şerefini taşıyan, şiir
ve mûsikîde üstün bilgi sahibi Hasan Çelebi'nin Tezkiretü'ş-şuarasında,
Bestekâr olarak da övülmüştür.
Edib ve şairlerle sohbete
düşkünlüğünü Kazvinî'den öğrendiğimiz YAVUZ SELİM'in Osmanlı mûsikîsinin
gelişmesine katkısı, İran seferinden dönüşte yanında getirip Enderun'a
kaydettirdiği Azeri mûsikî üstadlarıdır.(33) Ömrü cephelerde geçen KANUNÎ'nin
mûsikî ve mûsikîcilere fazla vakit ayıramamış olması tabiîdir. Ancak,
saltanatının son yıllarında, şeriat softalarının şarap yasağının şümulüne
soktukları mûsikî aleyhtarlığına rağmen, sarayın cemaat-i mutriban (müzisyenler
topluluğundaki, dedesi Bayezid'in zamanından beri mevcut müzisyenleri aynen
korumakla kalmayıp yenilerini eklediğine, saray dışından da bazı üstad
hânendeleri getirtip dinlediğine ve kendisinden borç para ile cephâne isteyen
Fransa kralı I. François'nın şükran ifadesi olarak gönderdiği küçük saray
orkestrasını hiç beğenmemiş olmasına rağmen, çalınan parçalardan birinin
ritminden usul yapılmasını [Frenkçin] emrettiğine(34) bakılırsa, onun da
ataları gibi bir mûsikîşinas olduğu anlaşılır. Hayat ve eserlerinin tafsîline
giremediğimiz Hatibzâde, Behram Ağa, Ali Balı, Durak, Ubeydî, Deruni ve Hasan
Can Çelebi'ler, Şeyh Abdülali ve Emîr-i Hac, Fatih'ten III. Murad'a kadar gelen
altı padişah, döneminin başlıca büyük mûsikîcileridir.(35)
Kırım hanı
Gazi Giray Bora ile Hatib Zakirî Hasan Ef.. biri büyük bir devlet
adamı/kumandan, şair ve büyük bir saz eserleri Bestekârı olarak, diğeri en
büyük dinî mûsikî Bestekârı olarak 16. yy. Osmanlı mûsikîsini süslemişlerdir.
Kendisinin bestelediği beş şiiri dışında pek çok ilahisi başkalarınca
bestelenen Aziz Mahmud Hüdayî ise, I. AHMED'in abdest suyunu döktüğü ve
arkasından yürüdüğü büyük bir mutasavvıftır.
Osmanlı
İmparatorluğunda 16.yy.ın ikinci yarısından sonraki üç çeyrek yüzyıl, çöküşü
hazırlayan talihsiz bir dönemdir. Daha Kanunî zamanında başlayan isyanlar,
doğuda ve batıda uzun süren savaşlar, Kanunî ile Genç Osman arasındaki beş padişahın
sefere çıkmayıp saraya kapanmaları, devletin büyümesiyle yönetimin zayıflaması
sonucu iç harbe dönüşen isyanların köylüyü bozması çocuk hükümdarların valide
sultanlarla saray erkanı elinde oyuncak olmaları, asker ve esnafın enflasyona
başkaldırması, padişahların çok sık sadrâzam değiştirmeleri (IV. Mehmed
zamanında 19 defa), kendilerinin de sık sık hal, hatta katledilmesi vb.
sebepler, genel anlamda sanatı çökertmiyor, ama rengini solgunlaştırıyor,
manasına melal, lezzetine burukluk getiriyordu.
Osmanlı
mûsikîsi için II. Murad'dan sonra okul sayılabilecek ikinci parlak dönem 64
yıllık IV. Murad V. Mehmed çağıdır ki imparatorluğun Köprülüler devri olarak
tanınan —hala bir nebze dirayetli (ama gölgeli) bir parlaklığın hakim
olabildiği— çöküş başlangıcı dönemine karşılık gelir. Hüseynî ve Segah
makamlarına aşık bir Bestekâr olan IV. MURAD, aynı zamanda, Katib ve Evliya
Çelebi'ler gibi büyük ilim adamlarıyla, Solakzâde, Ama Kadri, Benli Hasan Ağa,
neyzen ve çengî(36) Yusuf Dede, Derviş Ömer ve Koca Osman Ef. (Itrî'nin meslekî
dedesi) gibi büyük bestekârlara çevresini açmaktan başka, en ünlüleri Bestekâr
şeştarî(37) Murad Ağa olan değerli Azerî mûsikîcileri Revan ve Bağdat
seferlerinden dönüşte İstanbul'a getirmiş olan gerçek bir sanat koruyucusudur.
Türk mûsikî tarihinin Himalaya'sı, ünlü Bayram Tekbîri'nin Bestekârı Itrî,
hocası Hafız Post, Taşçızâde Receb Çelebi, büyük dinî eserler Bestekârı Ali
Şîruganî, Seyyid Nuh, Yahya Nazım gibi büyük Bestekârlarla mûsikî Bilgini Ali
Ufkî Bey de IV.Mehmed'in sanat çevresini oluşturan en önemli isimlerdir. Bunlar
içinde, asıl adı Alberto Bobowsky olan Leh mühtedisi santurî Ali Ufkî'nin,
sonraki bütün nota koleksiyonlarının ilk mehazı olmak bakımından özel bir yeri
vardır: o çağın Batı notasını ters yöne çevirerek 1650'de yazdığı Mecmua-i Saz
ü Söz' ünde, 15. yy.dan kendi çağına kadar gelen pek çok Osmanlı mûsikîsi
eserini (sözlü eserlerin çoğunluğu halk mûsikîsi parçaları olmak üzere)
toplamıştır.
II. (Ahmed'in Enderun'a alıp
yetiştirdiği, III. Ahmed tarafından Boğdan voyvodalığına tâyin edildikten az
sonra bağımsızlık sevdasına kapılıp Prut savaşında Rusların tarafına geçen,
harbin sonunda da Çar Petro'ya sığınıp 50 yaşında —Uzunçarşılı'nın deyimiyle
haib ve haşir (elleri boş)— ölen Romen prensi Dimitrie Kantemir, İmparatorluğa
ihânet etmiş olmasına rağmen, Osmanlı tarih ve mûsikîsinin çok şey borçlu
olduğu Osmanlı kültürü hayranı büyük bir bilim adamı ve bestecidir. Maalesef
pek azı seslendirilmiş 40 kadar bestesinin yanı sıra, mûsikî açısından en büyük
hizmeti olan —II. Ahmed'e sunduğu— Edvarı'nda, geliştirdiği ebced nota yazısıyla 350 saz eserini yazıp
unutulmaktan kurtarmıştır. Latince olarak kaleme aldığı Osmanlı
İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküşü Tarihi ise, ilk 400 yıllık Osmanlı tarihini
evrensel dünya görüşüyle içtimaî-kültürel ağırlıklı bir tarih felsefesi şuuru
içinde anlatan ilk eserdir.(38)
18.yy.ın ilk 30 yılı, III. AHMED
ve damadı sadrâzam Nevşehirli İbrahim Paşa gibi barışı ve sanatı seven iki
yönetici sayesinde kısa süreli bir huzur dönemi olarak yaşanmış (Lâle Devri bu
dönemin son 12 yılına tarihçi A.R. Altınay'ın verdiği isimdir), ama ne yazık ki
yine isyanlar, cinayetler ve padişahın halli ile son bulmuştur. Sadrâzam
tarafından ilk matbaanın kurdurulduğu bu devrin sembolü olan yaşama sevincini
şiirde nasıl Nedîm temsil ediyorsa, mûsikîde de Mustafa Çavuş temsil eder:
19.yy.da Hacı Arif Bey tarafından kesin şekilde yerleştirilecek olan şarkı
besteciliğinin ilk popüler öncüsü, Devrin klâsik üsluptaki ağdalı eserleri
arasında açılmış sevimli bir parantez niteliğinde olan hareketli, neşeli lirik
şarkıları, 2.5 asırdan beri tazeliklerinden hiçbir şey kaybetmeden, her çevrede
hala büyük zevkle çalınıp söylenmektedir. Gerçekte 17. yy. ortalarından 18. yy.
sonlarına kadar geçen 1.5 asır, sadece Mustafa Çavuşu'yla değil; büyük dinî
eserler Bestekârı/ney virtüözü Kutbünnayî Osman Dede, muhteşem klâsikler
Zaharya, Tabî, Ebübekir Ağa, sînekemanî (39) /nazariyatçı Hızır Ağa (eseri:
Tefhîmu'l'makaamat-î telîdl'n'nagamat. TS/Haz. 1.793), Ferahfeza makamının
mucidi Vardakosta ve Suzidili yaratan Abdülhalim Ağa gibi devleriyle de Osmanlı
mûsikîsinin Lâle Devri'dir ki şair ve Tanbûrî/Bestekâr I. Mahmud'la I.
Abdülhamid zamanında da devam etmiştir.
4.2. Bozulma ve Çöküşü
Osmanlı hânedanının en ünlü
Bestekârı, şair, neyzen ve Tanbûrî III. SELİM'in sanat çevresi Osmanlı
mûsikîsinde son ihtişamın yaşandığı bir yenilik sahnesi oldu. Bu sahnede,
yönetmen padişahtan başka, Tanbûrî Emin, Nu'man ve Zeki Mehmed Ağalar, Nasır
Abdülbakî Dede, Hampartsum, Küçük Mehmed Ağa, Şehla Hafız ve Kemanı Ali Ağa,
genç Dede ve Şakir Ağa île genç Kemanî Rıza Ef. görev aldılar. Sadullah Ağa ile
Dellâlzâde ise sahne dışında kalmayı tercih eden klâsikçilerdi. II. Mahmud'dan
Halîfe Abdülmecid'e kadar geçen 114 yıllık süre, sadece, Osmanlı mûsikîsinin
son büyük Bestekârlarının değil, aynı zamanda, geleceğin Türk mûsikîsini
hazırlayan büyük mûsikîcilerin de yetiştiği bir tarih dilimidir. Bu dönemde,
III. Selim'in başlayıp II. Mahmud'un tamamladığı yenilik hareketleri ortamı,
İsmâil Dede, Şakir Ağa, Zeki Mehmed Ağa, Dellâlzâde, Kazasker Osman Bey ve
Yusuf Paşa gibi son klâsikleri yaratmış, ama aynı zamanda klâsik formlardaki
(klâsik güfteli ve büyük usullü) eserlerin, yerlerini bir 18. yy. şiir türü
olan şarkı formundaki hafif eserlere bırakmasına da zemin hazırlamıştı. III.
Selim'in keşf ve himaye, II. Mahmud'un itibar ve taltif ettiği İsmâil Dede'yi
(1777-1845), müzikte Donizetti'nin eğittiği Abdülmecîd sarayında tutmayı
başaramadı. Mevlevî ayîninden ilahîye, Besteden Rumeli türküsüne kadar hemen
bütün klâsik ve dinî formlarda 300'e yakın eser bestelemiş, hem derviş (yani
halk), hem saray adamı gibi birbirine zıt iki özelliği daima korumuş olan Dede,
Mızıka-i Hümâyun şefleri Donizetti ve Guatelli'den —kendilerine verdiği Türk
mûsikîsi bilgilerine karşılık— öğrendiği Batı mûsikîsinin melodik esprisine
dayalı "Kâr-ı Nev", "Yine neş'e-i muhabbet" ve "Yine
bir gülnihal" gibi eserler de bestelemiş olmasına rağmen, oyununu kendisi
de beğenmemiş olmalı ki, ünlü "Artık bu oyunun tadı kalmadı!" sözünü
söyleyerek 68 yaşında hacca gitmiş, tadı kalmayan Osmanlı sarayından kaçayım
derken koleraya yakalanıp Mekke'de ölmüştür. İleri yaşta ve o günün fevkalade
güç şartların hiç düşünmeden karar verdiği hac bahânesiyle, Dede'nin kaçıp
kurtulmak istediği aslında neydi?
Türkiye'yi ordusuyla müziğinden
başlayarak Batı kültürünün taklitçisi bir ülke durumuna getirecek
"yenilik' hareketlerinin başlatıcısı, Fransız dostu III. Selim'di.
Yerleştiricileri ise, annesi, Napolyon'un karısının kuzini ve I. Abdülhamid'in
odalığı_bir Fransız olan (önce Aimee de Rivery, sonra Nakşidil Sultan II.
MAHMUD'la(40) onun dahi kabul etmediği Tazimatı 16 yaşında bir çocuk olarak
tahta çıkan Abdülmecid'e kabul ettiren Reşid Paşa olmuş, yapılmak istenen
inkilablar da Osmanlı mûsikîsinin çöküşünü hazırlayan bir insilaba dönüşmüştür.
Bir tür buldumcuk sevdasıyla batılılaşma etiketi olarak görülen opera, tiyatro
ve orkestraların resmî itibarı gitgide arttırılırken, millî mûsikînin okullarda
öğretimi dahi yasaklanacak kadar aşağılanması, eski klâsik fasıl icralarının
gitgide seyrekleşmesi, koro icrasının soloya hep daha fazla tercih edilir
olması, peşrevlerin bütün olarak icra edilme adetinin kalkması, eğitim
arterinin kesilmesi sonucu zamanla kalitesizleşen şarkılar karşısında gazelin
de yok edilip taksimin son plana atılması ve nihayet, yalnız müziğin değil,
bütün evrenin temeli olan ritmin önemsizleştirilerek aletinin (kudümün)
kaldırılması, bu bozulmanın belli başlı sebepleri arasındadır.
19. yy.. Osmanlı mûsikîsinin, ilk
ikisi neo-klâsik üslubu, diğer ikisi (biri ses, biri sazda) devrimci üslubu
benimsemiş olan dört büyük romantiğin, kadîm medeniyetin enkazı altında bir kor
gibi gülümsediği son dönemidir: Zekaî Dede ile Tanbûrî Ali Ef. ve Hacı Arif
Bey'le Tanbûrî Cemil Bey, edebî form ve akımlarla hemen paralel bir gelişme
çizgisinde yürüyen Osmanlı mûsikîsi klâsik anlamda doruğuna Hafız Post, Itrî,
Zaharya, Osman Dede, Ebübekir ve Abdülhalîm Ağa'lar ve Tab'î ile çıkmış, bu Bestekârlar da en güzel
eserlerini Fuzulî, Bakî, Nabî, Nefî, Nedîm, Nev'î, Fasîh, Fazıl, Fıtnat ve
Vasıf gibi klâsik dîvan şairlerinin gazelleri üzerinde vermişlerdi.
Klâsik formlardaki sözlü
eserlerde besteciler güftenin manasıyla yetinmez, hatta bu manadan kuvvet
almaya ihtiyaçları olmadığını göstermek istermişçesine çok defa sadece bir
beytini besteledikleri güfteye, besteleme sırasında terennüm adı verilen ilaveler yaparlardı. 19. yy.dan
itibaren yaşama şartlarında ve zaman kullanma anlayışında meydana gelen
değişikliklerin sonucu olarak, büyük formlu eserlerin başlıca özelliği olan bu
terennümlerin parçayı fazla uzattığı, ağır ve ağdalı hale getirdiği düşünüldü;
daha kısa, daha özlü ve lirik ifade şekilleri aranmaya başlandı. Bunun ilk
çaresi ise, önce uzun terennüm bölümleri olmayan, sonra da güftedeki
kelimelerin uzatılmadan (heceler uzun ezgilerle yayılıp sündürülmeden)
bestelenmesine imkan verecek küçük usullerin
kullanılması idi. İşte, Osmanlı edebiyatında 18. yy .dan sonra yazılmaya
başlanan ve bu amaca klâsik gazel ve kasidelerden daha uygun düşen şarkı
formundaki şiirler, Hacı Arif Bey'le (1831-1884) sözlü müzik besteciliğinin ana
unsuru haline geldi.(41) Yaşadığı acı ve çalkantılarla dolu hayatı tam olarak
yansıtan, romantik Osmanlı mûsikîsinde melankolik lirizmin doruğundaki
şarkıların yaratıcısı "Arif Beyi" Recai zâde Ekrem, Mehmed Sadi,
Muallim Naci ve Feyzi, Mahmud Celâleddin, Yusuf Ken'an, İzzet Molla, Niğdeli
Hikmet ve Ziya Paşa gibi Tanzimat şairleriyle
Yahya Kemal, A.R. Altınay ve M.N.
Irmak gibi sonraki şairlerin güftelerini besteleyen Rifat, Şevki ve Rahmi
Bey'ler, Şekerci Cemil, Lem'i Atlı, S. Z. Özbekkan ve Z. A. Ataergin'le F.
Tokay gibi romantikler izledi. Klâsik anlayışın ötesinde, duygunun mantık ve
şekilden daha fazla önem kazandığı, şairane (resim diliyle pitoresk) ifadeler
arama akımı demek olan Romantizm, Batıda aşağı-yukarı aynı çağlarda Weber,
Schubert, Schumann, Mendelssohn, Wagner, Verdi ve Berlioz'un klâsik
şarkılarında [kunstlied] temsil ediliyordu.(42)
Hacı Arifin ses devrimini Tanbûrî
Cemil'in saz devrimi izledi. Bir Saint-Saens, bir Paganini, bir Mozart gibi,
sanat ufkunda yüzyıllarda bir gelip geçen kuyruklu yıldızlar misali Türk
mûsikîsi semâlarını aydınlatan Cemil Bey, 45 yıllık dünya misafirliği içinde
eline aldığı hemen bütün Türk mûsikîsi sazlarını o ana kadar tasavvuru dahi
imkansız olan bir müzikalite ve dinamizmle çalmış, bu dünyadan ayrıldıktan
sonra da, Türk mûsikîsinin hemen bütün dal ve sanatçıları üzerinde silinmez
izler bırakmıştır. 1871 yılında İstanbul'da doğmuş olan Sanatkârı, bu sebeple,
hiç ölmemiş kabul etmek mübalağa sayılmaz. Mevlana'nın "ayrılığın acısıyla
feryad eden" neyi gibi, bir ömür boyu hıçkırarak çaldı. Başlı başına bir
form haline getirdiği 'taksim besteciliğinin, ilk borulu gramofon plaklarına
sığdırabildiği küçük şaheserleri, büyük İtalyan şairi Leopardi'nin şiirlerindeki
coşkun melalin mızrab ve yay dilinden ifadesi gibidir(43). Hem şahsî, hem
içtimaî kaderinin müteverrim melali içinde Osmanlı mûsikîsinin en muhteşem
mersiyesini yazan Cemil'in mesîha-nefes dehası, aynı anda, eşi görülmemiş bir
ters-ikiz güçle Türk saz mûsikîsinin "yeni çağı"'nı başlattı. Batı
mûsikîsinin melodik ve ritmik felsefesine hep daha müsamahakar besteciler,
modern peşrev diyebileceğimiz medhal
formunu getiren Cemil öğrencisi R. Ş.Fersan (1893-1965). Udî Nevres
(1873-1937). Ş.M. Targan (1892- 1967), Mes'ud Cemil (1902-1963) ve R. Aysu (d.
1910), Tanbûrî Cemil'in açtığı ışıklı yolun kilometre taşlarıdır.
Cemil'in saz mûsikîsinde yaptığı
devrimi, Türk mûsikîsinin Picasso'su Sadeddin Kaynak (1895-1961) sözlü müzik
besteciliğinde devam ettirmiştir. Ömrünün ilk 31 yılını dinî ve klâsik mûsikîyi
öğrenmeye ayıran Kaynak, alışılmış Şarkı
formuna karşı yerleştirdiği fantezi'lerine geçmeden önce klâsik
formlarda da benzersiz üslübunu apaçık gösteren eserler verdi. Ancak, bazı
tutucu yazarlarca şiddetle eleştirilmiş olan tarafı, araç oldukları halde amaç
haline dönüşmüş olan güfte-makam-usul
zincirlerini kıran fartezileriyle Türk mûsikîsine yeni bir ufuk açmış
olmasıdır. Tabiat tasvirlerinden [Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu]
hamasî destanlara (yanık Ömer, Memesiz Fadime}, lirik fantezilerden (Gönlüm
özledikçe görürdüm hele] halk türkülerine [İncecikten bir kar yağar, Gemim
gidiyor baştan}, ilahilerden rövü müziklerine [Alabanda] kadar, içinde
recitativo (konuşur gibi usulsüz icra)'ların da yer alabildiği, ses ve saz
unsurlarının (alışılmış sınırlarının zorlanmasından başka) ayrılmaz bir bütün
halinde kaynaştırıldığı uzun soluklu kompozisyonları (Menekşelendi sular,
Dertliyim, Kalplerden dudaklara) getiren, çoğunluğun rahatça anlayabileceği
sadelikte güfte kullanma akımını başlatan; dinleyicisi ile konuşan, hitab eden,
iz bırakan, daha giriş aranağmesi başlar başlamaz herkesin neşeyle mırıldandığı
cantabile müziği yaratan; Mustafa Çavuş'la İbrahim Ağanın halk edebiyatı
ürünlerini klâsik anlatım araçları arasına almalarından sonra, halk müziği
motiflerini de (Tanbûrî Cemil ve Bartok gibi) ısrarla kullanan ve nihayet
"ilk film müziği bestecisi/imam" kişiliğiyle ilave ettiği bütün bu
özellikleriyle yüzyılımızın sözlü müzikte romantizmden çağdaş realizme geçişi
sağlayan büyük bestecisi Kaynak'tır.
5. Osmanlı Mûsikîsinde Formlar
Dünyanın her çeşit edebiyatında,
doğuda olsun, batıda olsun, nasıl, zaman içinde oluşmuş, yazar veya şairlerin
kurallarına uymak durumunda bulundukları edebî kalıplar varsa, çeşitli
müziklerde de yine zaman içinde oluşmuş, bestecilerin ilhamlarını ses sanatına
dökerken uymak durumunda bulundukları beste kalıpları vardır. Bu kalıpların
adına genel olarak —Fransızca'dan aldığımız bir terimle— 'form' diyoruz. Resim,
heykel, mimarlık gibi mekanda beliren güzel sanat dallarında form, şiir ye
müzik, roman gibi zamanda yaşayan güzel sanatlardan daha belirgindir:
ikincilerde form görülmez, ancak fikirlerin sıralanışındaki düzenden doğar ve
bu düzenle hissedilir. Bir müzik eserini dinlerken kulağımıza gelen değişik
ritm ve melodiler arasında kaynaştırıcı bir düzen, doyurucu-dinlendirici bir
cevher hissedilmedikçe, dinlenen şey yorucu olur. İşte ham bir cevherin, sarıp
kavrayıp sürükleyen bir bütünlük içinde ortaya konmasını bestecinin form bilgisi
düzenler. Esasen genel olarak sanatı, özel olarak da müziği, bütün alemi ayakta
tutan intizam unsurunun dışında düşünmek mümkün değildir. Bu bakımdan, her
müzik kültürünün beste bünyesindeki ses mimarlığının temelini sağlayan, en
küçük ve basit halk türküsünden en uzun ve karmaşık eserlere kadar aynı
kanunlara bağlı olan formlardır, denilebilir.
Formların tarih içinde, çeşitli
sosyo-kültürel sebeplerle adeta moda halinde değişiklikler geçirmiş olması da
ilgi çekicidir. Mevlevi kültüründe 16.yy. dan sonra geliştirilen âyin
mûsikîsinin form olarak sabit kalmış ve hep daha büyük bir itibarla kullanılmış
olmasına mukabil, dindışı mûsikîde 15-17.yy.ın gözde formu olan Farsça güfteli,
uzun terennümlü Kâr'lar. 17.yy. dan sonra yerlerini Türkçe klâsik dîvan güfteli
ve çok daha kısa terennümlü Beste ve Semâî'lere bırakmış, 19. yy.da lirik
güfteli romantik Şarkı'lar beste ve semâîlerin yerine geçmiş, 20. yy.da da
aruzlu şarkılar yerlerini, güfteleri hece veya serbest vezinlerle yazılmış
Fantezi'lere bırakmıştır.
Bu açıklamanın ışığında, müzik
eserlerinde form, dinleyiciden çok besteciyi ilgilendiren bir teknik konu
olarak görünüyorsa da, eserin besteci ile dinleyici arasında bir köprü olduğu,
bu köprünün malzeme ve şeklinin dinleyici tarafından da bilinmesi, köprünün
görevini, yani eserin anlaşılmasını kolaylaştıracağı açıktır. Bu bakımdan
okuyucularımıza Osmanlı mûsikîsinde kullanılmış olan başlıca formların hiç
değilse bir sınıflamasını —en sık rastlananları da tarifleriyle birlikte—
vermeyi faydalı görüyoruz.
Osmanlı mûsikîsinde kullanılmış
olan beste çeşitleri (müzik türleri) değişik şekillerde sınıflandırılabilir:
a) Genel
türüne göre (dinî müzik, dindışı müzik);
b) İcra organına göre (ses
müziği, çalgı müziği);
c) Kullanıldığı alana göre
(askerî müzik, dinî müzik, klâsik müzik, halk müziği, eğlence müziği);
d) İcra edildiği mekana göre
(ordu müziği—saray müziği, cami müziği—tekke müziği, şehir müziği—köy müziği);
e) İcra tarzına göre (usullü
icra, usulsüz icra).
Müziğin —tarihî gelişimi ve bu
gelişimi belgeleyen kaynaklar bakımından— dinî tören ve uygulamaların içinden
çıkıp dindışı alanda da geliştiğini göz önüne alarak, form sınıflamamızı
yukarıdaki a) şıkkına göre yapıp Osmanlı mûsikîsinde kullanılan türleri genel
bir şemada göstereceğiz (bkz. Ek 4} Osmanlı Mûsikîsinde Türler).
I. Dinî Mûsikî Formları
A. Cami
mûsikîsi (özelliği yalnız sesle icra edilmesidir)
a) Usulsüz okunanlar:Münacat,
Ezan, Kaamet, Salat-u Selam, Tekbîr, Mersiye
b) Usullü okunanlar: Cumhur,
Tevşîh ve Tesbîh gibi İlahi türleri
B. Tekke mûsikîsi (özelliği saz
eşliğiyle de icra edilebilmesidir)
a) Usulsüz okunanlar: Na't-i
Peygamberi ve Durak
b) Usullü okunanlar: Ayîn-i Şerif
(Mevlevî), Ayn-i Cem ve Nefesler (Bektaşî) ve Zikir İlahileri (Arapça güfteli
olanlarına Şuğl denir)
C. Hem camide, hem tekkede okunan
dinî mûsikî formları
a) Usulsüz
okunanlar: Kur'an-ı Kerîm ve Mevlid-i Şerif
b) Usullü okunanlar: Her türlü
ilahiler
c) Kısmen usullü, kısmen usulsüz
okunan : Miraciyye gibi.
II. Dindışı Mûsikî Formları
A. Askerî mûsikî (Ek 4. de bu
türün çeşitli söz ve saz formlarına bkz.)
B. Klâsik Mûsikî
l. Söz Mûsikîsi
a ) Usulsüz okunan:
Gazel.— Bir ses Sanatkârının
belli bir güfte üzerine yaptığı irticalî beste, Tınısı güzel olmakla birlikte
genişliği de uygun olacak bir sese ek olarak, yüksek makam ve edebiyat bilgisi,
ayrıca bestecilik kabiliyeti de gerektiren bu formun güçlüğü iyi icracılarını
(gazelhan} azaltmış, teşvik görmemesi de eski itibarını kaybettirmiştir.
Gazel'e bu ad Türkler tarafından verilmiştir. Aynı forma Araplar leyâli veya
mauel, Acemlerse âvâz derler (krş.Taksim).
b.l ) Usullü büyük formlar:
Kâr.—
Klâsik fasılda Peşrev 'den sonra okunur. Özelliği: güftesinin Farsça oluşu,
büyük ve küçük usullerle bestelenebilmesi, usul değişikliği yapılabilmesi ve
adeten uzun bir Terennüm (s. b.) bölümüyle başlamasıdır (istisnaî olarak Türkçe
güfteli Kâr'lar da vardır).
Beste.— Klâsik fasılda Kâr varsa
ondan, yoksa Peşrev (m.b)'den sonra okunur. Özelliği: gazel formunda bir klâsik
şiirin iki (bazen bir) beytinin Fer (16/4), Çenber (24/4), Remel (28/4),
Devrikebîr (28/4), Hafif (32/4), Muhammes (32/4), Berefşan (32/4), Sakîl
(48/2), Hâvî (64/4), Darbıfetih (88/4), Zencîr (120/4) veya Darbeyn denen
birleşik büyük usuller kullanılarak,
birinci, ikinci ve dördüncü mısraların aynı, üçüncü [miyanı] mısraın ayrı ezgi
île ve mısra sonlarına terennüm kısmı
eklenerek bestelenmesidir. Terennümler her iki mısrada bir ve uzunca
tutulmuşsa, formun adına nakış kelimesi ilave edilir, ayrıca Şarkı formundaki gibi güfte tekrarı yoktur (bu son
iki husus Ağırsemâî ve Yürüksemâî formu için de geçerlidir).
Klâsik
fasıl uygulamasında I. ve II. Beste olarak (I.'ler II'.lere oranla daha uzun
usullerle bestelenmek kaydıyla) kullanılmıştır.
Ağırsemâî.— Klâsik fasılda
Beste'den sonra okunur. Özelliği: çoğunlukla Aruzun dört Mefâîlün'lü
vezinlerinde yazılmış gazellerin iki (bazen bir) beytinin Aksak Semâî (10/8),
Ağır Aksak Semâî (10/4) veya Ağır Sengin Semâî (6/2) usulleriyle, birinci,
ikinci ve dördüncü mısraların aynı, üçüncü mısraın ayrı ezgiyle bestelenmesi ve
mısra sonlarına terennüm kısminin
eklenmesidir.
Kâr-ı Nâtık.— Bu form için özel
olarak yazılmış güftesi içinde geçen makam
—ve varsa usul — adlarının geçtiği yerde, bestecinin o makamın ezgisini
—seyr'ini — göstermesi, güftede usul adları da geçiyorsa, her usul adinin
geçtiği yerde derhal o usule geçmesidir [Fatih Anonimi adlı eserde Kâr-ı
Nâtık'ın eski adları Küllün-nagam (bütün makamlar). Küllü'd- durüb (bütün
usuller) ve Küllü'd-durûb ve'n-nagam (bütün usul ve makamlar) olarak zikredilmiştir].
Kâr adınin verilişi, Kâr formu ile
ilgisinden dolayı değil, kelimenin Farsça'daki anlamından dolayıdır. Nitekim
kâr-ı nâtık, "konuşan (kendi kendini anlatan) eser" demektir ve
bestecinin, sanat ilhamından ziyade öğreticiliği ve ustalık gösterisini ön
plana aldığı bir tür "müzikli beyin jimnastiği"dir. 15'ten 119'a
kadar değişen sayılarda makam (bazen hem makam, hem usul) tarifini amelî olarak
veren Kâr-ı Nâtık'lar bestelenmiştir.
b.2) Usullü küçük formlar:
Yürüksemâî.— Klâsik fasılda
Ağırsemâî' den, halk tarzı fasılda Şarkı'lardan sonra okunur. Özelliği: Aruzun Hezec bahrine alt vezinlerde
yazılmış gazellerin iki beytinin Yürüksemâî (6/4) usulüyle terennümlü olarak
bestelenmesidir. Beste ve Ağırsemâî (ml.b.) için söylenen diğer bütün özellikler
Yürüksemâî için de geçerlidir.
Şarkı.— Halk tarzı fasıllarda
Ağırsemâî ile Yürüksemâî arasında okunur. Özelliği: 18. yy.dan sonra
yaygınlaşan edebî şekline uygun olarak "aaba" kafiye düzeninde dört
(nadiren beş veya daha fazla) mısralı ve çoğunlukla Aruzun Hezec, Remel veya
Recez bahirlerine ait vezinlerde yazılmış güftelerin, başta Aksak (9/8) ve
Curcuna (10/16) olmak üzere hemen bütün küçük usullerle, adeten Terennümsüz ve
melodik olarak "abcb" şemasında (yani 2. ve 4. mısraların hem söz,
hem melodi olarak aynen) bestelenmesi ve mısraların normal olarak ikişer defa
okunmasıdır. 4. mısra (nakarat) güftesi 2.den farklı olan şarkılar olduğu gibi,
küçük Terennüm bölümleri olan şarkılar da vardır.
2.Saz Mûsikîsi
a) Usulsüz olan:
Taksim.— Bir saz sanatkârının
belli bir makamda yaptığı irticalî beste (Araplar çoğulu olan taqaasim'i
kullanırlar). İrticalî (icra edildiği anda doğan) sözünden, önceden bestelenmiş
(bilinen) b